Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Nedir Bu Mansplaning?

Selam Sisterslab blog okurları. Bugünkü yazımızda sık sık duyduğumuz ya da adını sık sık duymasak da günlük hayatta çok kez karşımıza çıkan bir kavramı inceleyeceğiz: Mansplaning! Nedir bu mansplaning? Bunu daha önce duymuş olabilirsiniz, bir kadın olarak yaşamamış olma ihtimaliniz de epeyce az. Mansplaning’in anlamı aslında adında gizli. İngilizce “man” (erkek) ve “explaning” (açıklama) kelimelerinin birleşiminden oluşuyor yani kabaca Türkçeye çevirecek olursak açıklayan erkek anlamına geliyor.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

İran’da Mahsa Amini Protestoları ve Feminizm

  Tarih 13 Eylül 2022. İran’da Mahsa Amini isimli bir genç kadın başörtüsünü düzgün bağlamadığı gerekçesiyle İrşad Devriyeleri adı verilen ahlak polisleri tarafından “eğitime” alınıyor. Eğitime alındığı sırada fenalaşıyor ve hastaneye kaldırılıyor. 16 Eylül 2022’de ise 22 yaşındaki genç kadın hayatını kaybediyor. Ölüm nedeninin ani kalp yetmezliği olduğu söyleniyor. Ailesinden alınan bilgiye göre Mahsa Amini’nin ani kalp yetmezliğine sebep olabilecek herhangi bir sağlık sorunu bulunmuyor. Görgü tanıkları ise genç kadının polis şiddeti nedeniyle hayatını kaybettiğini söylüyor. Mahsa Amini’nin cenazesi ailesine verilmediği gibi, aileye ev hapsi veriliyor. Bu olay üzerine İran’da kadınlar ayaklanıyor. Birçok kadın sokağa başörtüsüz çıkıp eylemler sırasında saçlarını kesip yakıyor. Yine eylemler sırasında birçok kadın gözaltına alınıyor, gencinden yaşlısına 500’den fazla kişi gösteriler sırasında hayatını kaybediyor. Dünya üzerinde kadınların ve erkeklerin eşit haklara ve özgürlüklere sahip olmadığını biliyoruz. Ancak dünya üzerinde farklı ırk, etnisite, coğrafya ve statüdeki kadınlar da yaşam koşulları ve mücadele etmek zorunda oldukları durumlar bakımından eşit koşulları paylaşmıyorlar. 1980’li yıllardan itibaren güçlenen üçüncü dalga feminizm akımında eleştirisi yapılan temel mesele buydu. Feminizm yalnızca Batı ülkelerindeki kadınların sorunlarından ibaret olmamalı, Batılı Beyaz Dünya dışındaki kadınları göz ardı etmemeliydi. Dünya üzerinde kadınların sorunları çok çeşitliydi ve her kadının mücadelesi kendi gerçekliğince olmalıydı. İran’daki başörtüsü meselesi bu durumu gözler önüne seren en iyi örneklerden biri. Batı ülkelerinde başörtüsü kullanıp kullanmamak kadınların kendi tercihi olabilecek bir durumken İran, Suudi Arabistan ve Afganistan gibi ülkelerde kadınların örtünmesi zorunluluktur. İran’daki Rejim Değişikliklerine Bağlı Olarak Başörtüsü Meselesi İran’daki örtünme meselesinin geçmişini inceleyecek olursak 1935’te Rıza Şah hükümeti ile kadınların örtünmesi yasaklandı. Bu durum muhafazakâr kadınların huzursuzluğuna ve evlerine kapanmalarına sebep oldu. Başörtüsü kullanmak İran kültüründe köklü geleneklerden biriydi. Örtünme yasağı pek çok kadının kendini çıplak hissetmesine ve kamusal alandan izole olmasına neden oldu. İlerleyen yıllarda bu yasak başörtülü ya da başörtüsüz fark etmeksizin kadınlar tarafından protesto edildi. Bu protestoların ardından 1979 yılında İslam Devrimi ile bu kez de başörtüsüz olmak bir yasağa dönüştü. Günümüzde İran’da kadınlar başörtüsü kullanmalı, kollarını bacaklarını ve kalçalarını örten bol kıyafetler giymelidir. Aksi halde cezai yaptırımlar uygulanmaktadır. Oysa ki örtünmek ya da örtünmemek kişilerin kendi özgür iradesiyle tercih ettiği bir durum olmalıdır. Sadece örtünmek de değil. Yetişkin insanlar yaşamlarına dair kararları özgür iradeleriyle alıp bunu uygulayabilmelidir. Kadın ya da erkek fark etmeksizin kişinin din ve vicdan hürriyeti ve diğer hürriyetlerinin kısıtlanması insan haklarına aykırı bir durumdur. Dünya Gündeminde Mahsa Amini Protestoları Eylül ayından beri devam eden protestolar dünya gündeminin de değişmez maddelerinden biri olmuş durumdadır. Hem bizim ülkemizden hem de başka ülkelerden birçok sanatçı ve aktivist İran’daki protestolara destek olduğunu çeşitli şekillerde göstermiştir. Türkiye’deki kadın sinemacıların Stand with Women of Iran – Turkey adlı Instagram hesabı üzerinden yaptıkları paylaşımlar protestolara verilen desteğin ülkemizdeki örneklerinden biridir.   Juliette Binoche, Marion Cotillard ve Isabelle Huppert gibi isimlerin de aralarında bulunduğu Fransız kadın oyuncular da sosyal medya üzerinden İran’da yaşanan olaylara saçlarını keserek dikkat çekmiştir.   Dünyaca ünlü İranlı aktris Taraneh Alidoosti’nin sosyal medyada “Jin, Jiyad, Azadi (kadın, yaşam, özgürlük)” yazan bir pankart ile başı açık bir fotoğraf paylaşması ise en büyük desteklerden biri olmuştur.   İtalya’da kadınlar Mahsa Amini’nin ölümünü “Donna, vita, liberta (kadın, yaşam, özgürlük)” sloganları ile protesto etmiştir.   Yunanistan da protestolara destek veren ülkelerden biri olmuştur.   Protestolara dünya çapında verilen destek feminizmin dördüncü dalgası olarak adlandırılan dijital feminizm ile ilişkilendirilebilir. Medya ve sosyal medya aracılığıyla İran’da yaşanan olayları günü gününe takip edebiliyor olmak, sosyal medya aracılığıyla protestolara destek vermek, yaşanan olaylara dikkat çekmek ve kısa sürede on binlerce kişiye ulaşmak dijital teknolojinin ve dolayısıyla dijital feminizmin en büyük avantajlarından biri olmuştur. Dijital araçları kullanarak feminizm mücadelesi yürütmenin dezavantajları da vardır tabii. Her kadının internete erişim sağlayamaması; sosyal medyanın sağladığı anonimlik nedeniyle kadınların çok kolay bir şekilde aşağılamaya, mağdur suçlamaya ve küçümsemeye maruz kalması, dijital araçlardan elde edilen bilginin doğruluğundan emin olunamama riski dijital feminizmin karşı karşıya kaldığı zorluklardan birkaçıdır. Ancak İran’da yaşanan olaylara hem sosyal medyada hem de sokakta verilen dünya çapındaki destekler dijital feminizmin birleştirici gücünü bizlere bir kez daha gösteriyor. Farklı coğrafyalardan pek çok kadın tek bir slogan ya da hashtag üzerinde birleşebiliyor.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Ana Akım Medyada Kendine Yer Bulan Bir Alt Kültür: Drag Kültürü

“Hepimiz çıplak doğduk, geri kalan her şey drag.”    RuPaul   Drag özellikle Amerika’da son derece popüler sahne şovlarından biridir. Bir tür performans sanatı olan Drag, queer bir alt kültür olarak başlamış, ardından ABD’de yayınlanmaya başlayan RuPaul’s Drag Race isimli program ile ciddi bir popülarite kazanmıştır. Ana akım medyada kendine yer bulan drag, program sayesinde ciddi bir fan kitlesi kazanmış ve program Avusturalya, İngiltere, Kanada, Meksika, Hollanda gibi farklı ülkelerde de sunulmaya başlanmıştır. Drag Nedir? Drag karşı cinsle özdeşleşen kostümler giyerek yine bu cinse özgü olduğu düşünülen biçimde karikatürize bir performans sergilemek olarak adlandırılabilir. Drag Queenler, toplumsal olarak kadınlarla özdeşleşen kıyafetleri giyerek gösterişli makyajlar yapan ve performans sergileyen çoğunlukla erkeklerdir(trans veya non-binary’ler de olabilir), Drag King ise benzer bir şekilde geleneksel olarak erkeklere özgü davranışları erkek kıyafetleriyle sergileyen kadınlara verilen isimdir. Drag Queenlere ait performanslar Drag King performanslarına kıyasla daha popülerdir. Drag içerisinde ciddi bir hiciv barındırır. Drag sanatçıları oldukça eğlenceli, yetenekli ve komik insanlar arasından çıkar. Amaç seyirciye tatmin edici bir performans sunmak, onu eğlendirmektir. Drag Queen’lik bir meslektir. Drag Queenler özellikle Onur yürüyüşlerinde dünya genelinde önemlidir. Kuir alt kültürün birer simgesi olarak karşımıza çıkarlar. 1969 yılında New York’ta başlayan Stonwall ayaklanmalarında Drag Queenlerin çok fazla rolü olduğundan kuir kültürde önemli bir yerleri vardır. Kadınların sahneye çıkamadığı dönemlerde tiyatrolarda kadın rollerini de erkek sanatçıların üstlenmesi ilk drag örneklerinden sayılabilir. Hatta “drag” isminin Viktorya döneminde kadın rollerini oynayan oyuncuların giydiği uzun elbiselerin “yerlerde sürüklenmesinden” geldiği ifade edilmektedir. Tarihsel olarak drag bir çeşit folklor sayılabilir. Drag sanatçıları komediyi güçlü bir biçimde kullanır ve genelde satir/hiciv biçimindeki komedi unsurlarından faydalanırlar. Drag, özellikle son birkaç yılda sosyal medya ve RuPaul’s Drag Race programı ile popüler kültürün bir parçası olmuştur. Geçmişte bir çeşit alt kültür olan kulüplerde, balolar ile yaşatılan Drag böylelikle ana akım medyaya ve oradan popüler kültüre taşınmıştır. “Drag Superstar” kavramı bu dönemde ortaya çıkmasa da dünya çapında popüler Drag starları günümüzün medya kültürünün unsurlarından sayılabilir. Dan Jones “50 Drag Queens Who Changed The World” adlı eserinde, tüm zamanların en etkili Drag sanatçılarına yer vermiştir. Drag özellikle cinsiyet normlarının deyim yerindeyse eğilip bükülmesiyle özellikle cinsiyet rolleri noktasında geleneksel yargılar üzerine düşünmemizi sağlayan bir performans türüdür. Dan Jones’un eserinde yer alan en etkili drag sanatçılarından bazılarına biz de burada yer vereceğiz. Özellikle ülkemizin en sevilen performans sanatçılarından birinin de bu kitapta yer alması, son derece önemli bir detay olarak karşımıza çıkmaktadır. RuPaul Charles Kuir bir çocuk olarak büyüyen RuPaul, büyürken çevresine uyum sağlamak konusunda son derece zorlanmıştır. Çok genç yaşta performans sanatlarını öğrenmek için Atlanta’ya taşınan RuPaul ardından New York’a yerleşmiştir. Oyunculuk, modellik, şarkıcılık ve sunuculuk yapan Ru, MAC markasının ilk erkek yüzüdür. 2009 yılında RuPaul’s Drag Race ile reality-showlarla alay eden formatta, düşük bütçeli bir program yaratsa da yıllar içerisinde bu program kuirlerin görünürlüğünün artmasına öncülük eden bir programa dönüşmüştür ve Ru, deyim yerindeyse bir medya imparatorluğu kurmuştur.     Conchita Wurst Conchita Wurst, Avusturyalı sanatçı Thomas Neuwirth’in drag karakteridir. 2014 yılında birçok siyasi popülist söyleme, homofobiye ve mizojiniye maruz kalsa da “Rise Like A Phoenix” şarkısıyla Eurovision Şarkı Yarışması’nı kazanmıştır.   Faluda Islam Aslen Pakistanlı olan Zulfhi Ali Bhutto’nun drag karakteridir. Kendisi, ABD’de eğitim alırken karşılaştığı islamofobik tavra karşı bir şey yapması gerektiğini hissederek Faluda Islam karakterini ortaya koymuştur. Drag stili çoğunlukla politik hicive dayanır ve açık biçimde Müslüman&kuir kimliğiyle öne çıkmaktadır. Divine Divine, orijinal Drag Superstar’ı olarak adlandırılır. Ünlü absürd-korku filmi yönetmeni John Waters’ın filmlerinde sergilediği oyunculukla ciddi bir tanınırlık elde etmiştir. Huysuz Virjin Dan Jones, eserinde Huysuz Virjin’i “milli bir hazine” olarak tanımlar. Sansüre ve baskıya rağmen yıllar boyunca ekranlarda kalmış. Türk halkının gönlünde taht kurmayı başarmış bir hiciv ustasıdır Virjin. Seyfi Dursunoğlu’nun hayat verdiği karakter Türkiye’nin en tanınır yüzlerinden biri haline gelmiş, birçok programa konuk olmuş ve kendi talk showunu da sunmuştur. 2005 yılında RTÜK tarafından kadın kıyafetleriyle ekranlara çıkartılmaması konusunda yapılan baskılar neticesinde son dönemlerinde televizyonlara kendi yani Seyfi Dursunoğlu olarak çıkmıştır. Seyfi Dursunoğlu vefat etmiş olsa da hala ülkenin en sevilen ve saygı duyulan isimlerinden biridir. Drag, bir performans sanatı olarak kalıplara ve tabulara karşı duruşunu sürdürmektedir. Sosyal medyanın da yaygınlaşması ve gelişimiyle bugün her zamankinden daha çok temsil alanına sahip olan sanat, komedi, eğlence, müzik, dans ve tiyatro gibi birçok sanat dalını içinde barındırmaktadır. Kaynakça Jones, Dan, 50 Drag Queens Who Changed The World  

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Kadına Yönelik Şiddet: Bir Düzen(sizlik) Meselesi

“…düzen, önce doğal olan cinsiyeti yapay bir toplumsal cinsiyete dönüştürüp Erkeği ‘erkek’, kadını ‘kadın’ yaptı. Gerçekte ise erkeği ‘insan ırkına’, kadını da yalnızca bir ‘cinsiyete’ dönüştürdü.” Claudia von Werlhof Kadına yönelik şiddetin artması, toplum içerisinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yaygınlaşması ile doğru orantılı olarak devam etmektedir. Toplumun kendi içerisinde geliştirdiği ve biyolojik kimliğin önüne geçirdiği toplumsal cinsiyet kimlikleri, maalesef ki süt içmeyi reddetmeye başladığımızdan bu yana beynimizde yer etmiştir. Toplumsal cinsiyet kavramı kadın ve erkekler üzerine yüklenmiş toplumsal, kültürel, algısal farklılıklarla ilişkilidir. Toplumun “kadın” ve “erkek” olmak üzerine alışılagelmiş rolleri toplumsal cinsiyetin temelini oluşturmaktadır. Kadın ve erkeğe atfedilen kalıp yargılar (basmakalıp düşünce/stereotyping) toplumsal cinsiyet eşitsizliğinde önemli rol oynamaktadır. Erkeklerin güçlü ve baskın, kadınların ise baskılanmaya müsait ve hem ruhen hem de bedenen zayıf olduğu yargısı, erkek egemenliğine zemin hazırlamaktadır.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bağlamından Göç

Göç, çok eski zamanlardan itibaren insanlık tarihinde var olan ve günümüzde de hâlâ devam eden bir gerçektir. İnsanların yaşadıkları yerleri kuraklık, savaşlar, eğitime erişememe, ekonomik yetersizlikler gibi çeşitli sorunlardan dolayı bazen isteyerek bazen de zorunda kalarak bulundukları yeri terk etmesini “göç” olarak tanımlayabiliriz. Göç sırasında ve sonrasında bazı sosyal gruplar diğer gruplara göre daha fazla risk taşırlar. Bu yüksek risk taşıyan gruplardan biri de kadınlardır. Bu yüksek riskleri; kadınların kaçakçılar, diğer göçmenler ya da sınır görevlileri tarafından fiziksel, cinsel tacize maruz kalmaları, bu cinsel taciz vakalarının önlenmesi için kadınların erken yaşta evlendirilmeleri ve bu kez de toplumsal cinsiyet temelli şiddet ve tehditlere maruz kalmaları, hijyen olanaklarına sınırlı erişimleri, üreme ya da gebelik önleyici sağlık hizmetlerine ulaşamamaları, aile ya da eşe bağımlı olmak nedeniyle (dil engeli, ekonomik) aile içi şiddeti bildirmede motivasyon eksikliği ve insan ticareti (insanların baskı, şiddet veya kandırılma yolu ile fiziksel ve psikolojik olarak sömürülmesi amacıyla bir yerden bir yere götürülmesi) olarak sıralayabiliriz. BM verilerine göre göçmen kadınlar insan ticaretinin başlıca kurbanlarıdır. İnsan ticareti (human trafficking) mağdurlarının %51’ini kadınlar %28’ini çocuklar oluşturmaktadır. Çocuklar içerisinde de kız çocuklarının ağırlığı oldukça fazladır. İnsan ticareti kurbanı her üç çocuktan ikisi kız çocuğudur. (UNODC, 2016:6-7) Ayrıca yapılan araştırmalar dünyadaki toplam 105 milyon uluslararası göçmen kadının, göç sürecinin herhangi bir aşamasında şiddet ve ayrımcılığa uğradığını göstermektedir. (IOM, 2013) Daha iyi bir hayat için göç eden kadınlar, geldikleri ülkelerde ise yine ayrımcılık ve şiddetle karşılaşırlar. Ayrıca yaşanılan dil sorunları, yabancı düşmanlığı, sosyal izolasyon, düşük ücretli ve kayıt dışı işlerde çalışmak zorunda bırakılmak gibi çeşitli sorunlarla da karşılaşmaktadırlar. Bu sorunları önleyici sosyal destek programlarının yetersizlikleri ya da göçmen kadınların bu destek programlarından habersiz oluşları, haberleri olsa bile sınır dışı edilmek korkusuyla bu programlara katılım sağlamaktan, kendi haklarını aramaktan çekinmekteler. Bahsettiğim bu sorunların çözüme ulaşmaması tüm bunlara ek olarak yeni sorunların meydana gelmesi ile göçmen kadınların psikososyal uyumları giderek bozulur. Bu uyumun bozulmasını önlemek için de göçmen kadınların sorunları ve ihtiyaçları, bu alana ilişkin temel bilgiler öğrenilmeli ve yapılan çalışmalar cinsiyet eşitliğinin ve kadın bakış açısının esas alındığı yöntem ve ilkeler ile yürütülmelidir. Göç, genel olarak kadının hayatında ve kültürel yapılanmasında büyük değişikliklere yol açmaktadır. Bu değişikliklerin olumsuz etkisini azaltmak ve sosyal dışlanmayı önlemek için göç alan ülkenin göçmenleri topluma dahil ederek karar alması çok önemlidir. Bu farkındalığın oluşturulması üzerinde en büyük etki de yerel yönetimlerin tutumları ve haklara eşit seviyede erişimi sağlayan politikalardır. Ayrıca göç konusunda toplumsal farkındalığın artırılması ve daha eşitlikçi bir ortamın oluşturulması için politikaların sadece kağıt üzerinde değil uygulamada da eşit şekilde temel haklara erişimi ve güvenliği sağlaması gerekmektedir.  Unutulmamalıdır ki göçmenler istatistiklerden, rakamlardan ibaret değildir! 

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Kadın: Şiddetin Nârin Kurbanı

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2020 Raporu’na göre; 2020 yılında 300 kadın cinayeti işlendi, 171 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Bu 300 kadının 151’i evli ya da birlikte olduğu erkek tarafından, 64’ü oğlu, babası, eskiden birlikte olduğu erkek gibi tanıdığı bir erkek tarafından öldürüldü. Kadınlar en çok evlerinde ve ateşli silahlarla öldürüldü. Şiddet sadece kadınların değil, toplumun her kesiminden bireylerin karşılaştığı bir durum. Erkeklere, çocuklara, iş yerinde çalışanlara uygulanan şiddet gibi örnekler çoğaltılabilir. Peki, kadına yönelik şiddeti neden ayrı olarak ele alıyoruz? Neden bazı insanların maruz kaldığı şiddeti “kadına şiddet” olarak adlandırıyoruz? “Dünyayı turuncuya boya!” sloganı ile 25 Kasım ve 10 Aralık tarihleri arasında kadına yönelik şiddete dikkat çektiğimiz 16 günlük aktivizm sürecine özel olarak bu yazımda sizlere kadına yönelik şiddetin ne olduğunu anlatmaya çalışacağım. Şiddet, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından kişinin kendisine veya başkasına kasti şekilde baskı ve güç uygulayarak o kişinin fiziksel ya da ruhsal olarak zarar görmesine sebep olan tutum ve davranışlar olarak tanımlanmaktadır. “Kadına yönelik şiddet” veya “kadın cinayeti” gibi ifadeler kullandığımızda ise bir bireyin yalnızca kadın olduğu için şiddete uğrayışını ifade etmiş oluyoruz. Bir kimsenin yalnızca cinsiyetinden dolayı daha iyi ya da daha kötü muamele görmesi ise cinsiyetçilik olarak tanımlanıyor. Cinsiyetçi uygulamalardan etkilenenler yalnızca kadınlar değildir, erkekler de bundan olumlu ya da olumsuz olarak etkileniyor. Ancak cinsiyetçiliğin kadınlar üzerinde bariz bir şekilde olumsuz etkiye sahip olduğunu söyleyebiliriz. Toplumsal Cinsiyet Rolleri ve Kadına Şiddet Toplumsal cinsiyet rolleri toplum içinde kişilerin biyolojik cinsiyetlerine yönelik kabul edilmiş normlarından oluşur. “Kızlar pembe, oğlanlar mavi giyer”, “Kadınlar bakım gerektiren işlerde, erkekler fiziksel güç gerektiren işlerde çalışır” gibi varsayımlar toplumsal cinsiyet rollerinin belirlediği kurallara örnektir. Toplumsal cinsiyet rolleri cinsiyetçilikle yakından ilgilidir, cinsiyetçilik ise kendi içinde ikiye ayrılır: Düşmanca cinsiyetçilik ve korumacı cinsiyetçilik. Düşmanca cinsiyetçilik kadına yönelik düşmanca tutumların olması, onları doğaları gereği kötü olarak görme durumudur. Korumacı cinsiyetçilik ise cinsiyetçiliğin “iyi” görünümlü yüzüdür. Kadınlara anne, kız kardeş ve eş gibi kutsal bir yer vererek onları el üstünde tutma ve kadınları naif, korunmaya muhtaç varlıklar olarak görmedir. Düşmanca ve korumacı cinsiyetçilik tamamen farklı iki olgu gibi görünse de birbirini besler ve her ikisi de olumsuz etkilere sahiptir. Toplumsal cinsiyet rolleri insanlara hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiğini dikte eder. Kişinin hangi meslek grubunda yer alacağı, hangi tür ev işini yapacağı, ne zaman nerede bulunacağı ya da hangi davranışları gerçekleştireceği gibi şeyleri belirler. Bu tür kuralların olması bir bakıma hayatımızı kolaylaştırır aslında. Çünkü yapacaklarımız bellidir, üzerinde çok fazla düşünmemize gerek kalmaz. Ancak her ne kadar hayatımızı kolaylaştırıcı gibi görünse de bu varsayımlar kadınlar için ciddi derecede kısıtlayıcı etkilere sahiptir. Cinsiyetçi bakış açısıyla da beraber kadın; ailenin korunması gereken namusu olarak görülür. Bu nedenle dış dünyada pek yeri yoktur. Onun yeri evi ve çocuklarının yanıdır. Anne, kız kardeş, eş ya da kız evlat gibi sıfatlara sahip olduğundan usturuplu olmalıdır. Bu sıfatlara sahip olmayan kadın ise zaten önemsiz ve kötü kadındır. Hangi sıfata sahip olursa olsun kadın; naif ve kırılgandır, kendini koruyacak güce sahip değildir. Kadın zayıf, erkek ise güçlüdür. Erkek, gücünü her şekilde gösterebilir. Erkeğin şiddeti toplum içinde o kadar normalleşmiştir ki kadın kendini bu şiddetten korumak zorundadır. Gece sokağa çıkmak, şort giymek ya da bir erkeğin evine gitmek gibi toplumsal normlara uymayan durumlarda, erkek şiddet uygulamamakla değil kadın kendine uygun görülen kurallara uymakla yükümlüdür. Kurallara uymuyorsa şiddet kaçınılmaz bir sonuçtur. Şiddetin Türleri/Görünümleri Şiddet; fiziksel, cinsel, psikolojik, sosyal, ekonomik, dijital şiddet ve ısrarlı takip şeklinde kendini gösterebiliyor. Gerçekleştiği bağlama göre ev içi şiddet, iş yerinde yaşanan şiddet ya da flört şiddeti gibi isimler alıyor. Yaşanan tüm bu şiddet türlerinde erkek, kadın üzerinde tahakküm kurmaya çalışıyor. Çoğu zaman fiziksel veya cinsel şiddet görülmediği sürece şiddeti tanımak karmaşık ve zor olabiliyor. Bu konuda bilgimizin kısıtlı olması en önemli sebeplerden. Bunun yanı sıra kıskançlık ve ısrarla karşı tarafa ulaşmaya çalışma gibi davranışlar sevgi ile karıştırılıyor. Bu tür davranışların sevginin doğasında olduğu fikri şiddeti tanımamızın önüne geçiyor. Şiddetin farkında olmak, şiddet uygulayandan uzaklaşmaya yetmeyebiliyor. Çünkü şiddeti uygulayan ile maruz kalan arasındaki ilişki her zaman gergin bir şekilde devam etmiyor. Bu noktada şiddet döngüsü dediğimiz kavram karşımıza çıkıyor. Şiddet döngüsü 3 evreden oluşmakta: Birincisi gerginliğin arttığı evre, ikincisi şiddetin gerçekleştiği evre ve üçüncüsü şiddet uygulayanın pişmanlık gösterip özür dilediği “balayı” evresi. Balayı evresi ile birlikte şiddete maruz kalan taraf karşısındaki kişinin değişeceğine ve bu davranışın bir daha tekrarlanmayacağına inanıyor. Ancak döngü kendini tekrar ediyor. Kadına yönelik şiddeti önlemek yalnızca kadınların değil toplumda yer alan herkesin sorumluluğunda olmalı. Kadını her şeyden önce bir “anne”, ya da “eş” kabul etmek yerine “insan” olarak kabul etmek, erkeğin şiddetini ise hiçbir koşulda kabul etmemek atabileceğimiz en önemli adımlardan. Şiddetin olduğu yerde sevgi ya da aile olmaz. Kadın, erkek, yaşlı ya da genç kimse şiddeti hak etmez. Bu nedenle şiddet hiçbir zaman sır olarak kalmamalı, şiddet uygulayan hiçbir zaman haklı çıkarılmamalıdır. Kadınların gücünü kazandığı, şiddetin olmadığı bir dünya umuduyla… Kaynak: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2020 Raporu http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2947/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2020-raporu  

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelenin 16 Turuncu Günü

25 KASIM 1960 Dominik Cumhuriyeti’nde diktatör Rafael Trujillo’ya karşı demokrasi ve insan hakları adına mücadele eden ve içlerinden birinin lakabı ‘kelebek’ olduğu için ‘kelebekler’ diye anılan 3 kız kardeş Patria, Minerva ve Maria Teresa Mirabal şoförleri ile beraber bir uçurumun kenarında ölü bulundular. Kaza süsü verilen suikastın kısa bir süre önce kendileri için ‘Bu ülkenin 2 sorunu var. Biri kilise, diğerleri de Mirabal kardeşler’ yorumunu yapan Trujillo’nun emriyle yapıldığı ortaya çıktı. Trujillo, Mirabal kardeşleri daha önce defalarca hedef gösterdi, hapse attırdı ve işkence ettirdi. Mirabal kardeşlerin bulunduğu aracı durduran diktatör yandaşları önce onlara tecavüz ettiler, ağır işkenceler yaptılar, sonra araçlarını uçurumdan yuvarlayarak olaya kaza süsü vermeye çalıştılar. Bu büyük ‘sorundan’ kurtulduğunu düşünen Trujillo için işler hiç de umduğu gibi olmadı. Bu olayın kaza değil de vahşi bir katliam olduğu ortaya çıkınca büyük bir ayaklanma oldu ve Dominik Cumhuriyeti’nde rejime karşı ağır protestolar başladı. Verdikleri mücadelede ölüme ne kadar yakın olduklarını bildiklerini her fırsatta vurgulayan; adalet, demokrasi ve insan hakları için bu mücadeleden asla vazgeçmeyeceklerini söyleyen Kelebekler, sergiledikleri bu duruş sayesinde Trujillo rejiminin son bulmasını sağladılar. Mirabal kardeşlerin ölümünden 1 sene geçmeden Trujillo da bir suikast sonucu öldürüldü. 1981 yılında Dominik Cumhuriyeti’nde toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı’nda 25 Kasım ‘Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü’ olarak kabul edildi. 1999 yılında ise Birleşmiş Milletler 25 Kasım’ı ‘Uluslararası Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’ olarak kabul etti. DÜNYAYI TURUNCUYA BOYA! Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN WOMEN), her geçen gün artan ve farklı biçimlerde ortaya çıkan kadına yönelik şiddete karşı farkındalığın ve savunuculuk çalışmalarının artması için herkesi hareket etmeye çağırmaktadır. Bu amaçla her yıl 25 Kasım (Uluslararası Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü) – 10 Aralık (Dünya İnsan Hakları Günü) tarihleri arasında 16 Günlük Aktivizm Kampanyası düzenlemektedir. Ülkemizde de 2012 yılından bu yana yoğun bir takvimle düzenlenen kampanyalar, etkinlikler ve aktiviteler ile kadınlara yönelik şiddete karşı savunuculuk yapılmaktadır. Kadına Yönelik Şiddete Karşı tüm dünyayı yan yana durmaya çağıran Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği, UNiTE (UNiTE to End Violence Against Women – Kadınlara Yönelik Şiddete Son Vermek için Birleşin) ismini verdiği kampanyada ‘Dünyayı Turuncuya Boya!’ sloganını kullanarak faaliyetler organize etmektedir. Kampanyanın sembolü olarak kullanılan ve yapılan tüm farkındalık faaliyetlerinde ortak renk olarak belirlenen turuncu rengi daha parlak bir geleceği, canlılığı ve şiddetten uzak kalmayı simgelemektedir. 16 gün süren kampanya boyunca tüm ülkeler sembol binalarını turuncu renkle ışıklandırarak, şirketler logolarını turuncu renk yaparak, spor müsabakaları öncesinde takımlar kadına yönelik şiddete karşı sloganların yer aldığı pankartlarla seremoniye çıkarak bu konuya dikkat çekmeye çalışmaktadır. Sivil toplum kuruluşları da etkinlik takvimlerinde turuncu temasını ve kampanya sloganlarını mutlaka kullanarak herkesi bu dayanışmaya davet etmektedir. Her sene dünya çapında #orangetheworld, #16days, #saynotoviolenceagainstwomen ve #16daysofactivism etiketleriyle sosyal medyada milyonlarca etkileşim alan ve bu yolla daha fazla kişiye ulaşmayı amaçlayan kampanya, ülkemizde de her sene çeşitli temalarla ön plana çıkarılmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda #KimseyiGerideBırakma, #BeniDeDuy #NesillerBoyuEşitlik gibi sloganlarla duyurulan etkinliğin bu seneki etiketi #KayıtsızKalmayın olarak belirlendi. Kadınlara yönelik şiddetin sokakta, toplu taşımada, kafede, parkta… kısacası her yerde gerçekleştiği ülkemizde herkesin üzerine düşen bir sorumluluk olduğunu vurgulayan, şiddet olaylarını görmezden gelmeme adına herkesi sağduyuya davet eden bu etiket, 2021 yılının farkındalık arttırıcı çalışmalarda sıklıkla yer alacak. Peki bizlere bu kampanyaya katılmak için neler düşüyor? Kampanyada yer almak, kadına yönelik şiddete karşı verilen mücadeleye dikkat çekmek ve bu konuda çevremizi etkilemek için neler yapabiliriz? Bu konuda gerek bireysel gerekse kurumsal anlamda yapılabilecekler; ♥ Yaşadığınız şehirlerde bulunan sembol binaların turuncu renkle ışıklandırılması için devlet yetkilileriyle irtibata geçin! ♥ Yaşadığınız şehirlerde bulunan devlet kurumları, sivil toplum örgütleri ve çeşitli platformlarla kampanya için iletişime geçin! ♥ Kampanyanın yayılabilmesi için iş birliklerine önayak olmaya çalışın. Halihazırda bu kampanyada yer alan ve faaliyet düzenleyen oluşumlarda gönüllü olarak yer alıp alamayacağınızı ve nasıl destek olabileceğinizi mutlaka sorun! ♥ Görüştüğünüz kurum ve toplulukların planlamaları varsa onlara bu etkinlikleri yayma konusunda destek olmaya çalışın! ♥ Kampanya sloganlarını ve görsellerini reklam panolarında yayınlatmak üzere belediyelerle irtibata geçin! ♥ Bulunduğunuz bölgede düzenlenecek olan önemli toplantı, konferans, çalıştay gibi etkinliklerin tarihlerinden haberdar olun. Etkinliği düzenleyen kurumlara etkinlik gündeminde mutlaka 16 günlük aktivizmden bahsetmeleri ve katılımcılar arasında bu kampanyayı yaymak için destek olmaları ricasında bulunun. Bununla birlikte etkinlik alanında turuncu ağırlıklı renklere yer vermelerini de önerebilirsiniz. Bu öneriler dışında herhangi bir iş birliği yapmadan, sadece kendi sosyal çevrenizi etkilemek ve kampanyadan haberdar etmek/kampanyayı yaymalarını sağlamak adına da yapılabilecek birçok farkındalık etkinliği mevcut. Şüphesiz ki bireysel ve kurumsal olarak çevremizi etkileyebilmek ve insanların bu kampanyadan haberdar olmasını, kampanyaya dahil olmasını sağlamak için yapmamız gereken tek şey iletişim gücümüzü kullanmak ve sosyal medya hesaplarımızda 16 gün boyunca bu farkındalığa yer vermek olacaktır. ♥ Sosyal medyada profil fotoğrafınızı turuncu renklendirebilir veya çerçevelendirebilirsiniz. Bu kampanya için özellikle üretilmiş filtre ve çerçeveleri de kullanabilirsiniz. ♥ Sosyal medyada profil adınızın hemen yanına #KayıtsızKalmayın, #16days, #orangetheworld etiketlerini ekleyerek 16 gün boyunca paylaşımlarınıza bu sloganların eşlik etmesini sağlayabilirsiniz. Emin olun takipçi listenizde sizin sayenizde bu etkinlikten haberdar olacak (ve çevresini haberdar edebilecek) kişiler mutlaka vardır. ♥ Çalıştığınız kurumda, kurumsal imzanızda ad ve soyadınızı turuncu renge boyayabilir, maillerinizde kampanya etiketlerine yer verebilirsiniz. ♥ Anlık mesajlaşma uygulamalarınızda (WhatsApp, Telegram vb.) turuncu renkli emojilere normalde olduğundan çok daha sık yer verebilirsiniz. ♥ Instagram’da kampanyaya özel 16 günlük hikâye akışı planlayabilirsiniz. Örneğin takipçilerinizle her gün turuncu bir detayı barındıran fotoğrafları, dünyada şimdiye kadar #orangetheworld kapsamında turuncu renkle ışıklandırılmış binaları, hikayesi ile kadınlara güçlü olma mesajını veren bilim, sanat, edebiyat, spor ve iş dünyasında ön plana çıkmış kadınların tanıtımını içeren fotoğrafları ve yazıları, #orangetheworld kapsamında yapılmış toplu etkinlikleri, flashmob organizasyonlarını ve görselliği ön plana çıkaran aktiviteleri paylaşabilirsiniz. 16 gün boyunca düzenli olarak yapacağınız bu paylaşımlar hem çevrenizde bu sürece dair bilgisi olmayanlarda merak uyandıracaktır hem de kampanyadan haberdar olan ve bir şekilde destek olmak isteyen kişiler için otomatik olarak içerik üretmiş olacaksınız. Tabii bu paylaşımlar için zamanınız veya fikriniz olmayabilir ancak belirtmekte fayda var ki 16 günlük aktivizm kampanyası boyunca hikayelerinizde geçen tüm yazıları turuncu renkli yazmanız bile dikkat çekmeye yetecektir! ♥ Hikayenizde her gün bu kampanyaya dikkat çektiğiniz paylaşımları ‘öne çıkanlar’ kısmına ekleyerek paylaşımlarınızın yıl içinde de derli toplu durmasını ve profilinize uğrayanların dikkatini çekmesini sağlayabilirsiniz. Bir profilde öne çıkanlar ilk bakılan yerlerden olduğu için, bu farkındalık faaliyetinize 16 günlük aktivizm kampanyası süresi

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Müziğin Aktivizmi: Feminizmi Şarkılardan Dinlemek

Kültürel aktarım öğelerinden biri olan müziğin; insanın hayatındaki yeri, ona yüklenen anlamla eş değer konumlanmakta. Dilin kendini ifade ediş biçimiyle müziğin kendini anlatma biçimi aynı olmadığı gibi; dil ile aktaramadığın anlamı müzikle yansıtabilir, inşa edebilirsin. Bu anlam inşası, bir mücadele pratiği ve değişim odağı olan aktivizm içerisinde kullanıldığında ortak bir anlama ve eyleme dönüşür.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Femvertising: Pazarlamada Feminizm

Cep telefonlarımızda, televizyonlarda, gazetelerde, sokakta ve toplu taşıma araçlarında durmadan reklamlara maruz kalıyor ve bilinçsiz bir biçimde tükettiğimiz bu içerikler tarafından uyarılıyoruz. Pazarlamanın gelişiminden beri reklamlar hayatlarımızın ayrılamadığımız bir parçası. Peki reklamlar yalnızca satın alma kararlarımızı mı etkiliyor? Reklamlarda Cinsiyetçilik İkinci Dünya Savaşı sonrasında pazarlama, halkla ilişkiler ve tanıtım faaliyetlerinin gelişmesi ve öneminin fark edilmesiyle birlikte reklamlar, markaların tüketici ile iletişimleri için vazgeçilmez bir yöntem haline geldi. Yıllardır cinselliğin satacağı mottosu ile üretilmiş, özellikle kadın bedeninin objeleştirildiği ve erkeklere tabiri caizse “vahşi” roller biçildiği cinsiyetçi reklamlara maruz kaldığımız bir gerçek. Öyle ki birçoğumuz bu duruma o kadar alışkın ki izleyerek büyüdüğümüz, sloganlarını ezberlediğimiz, bilinçaltımızda yer edinmiş bu reklamlardaki sorunlu ifadeleri çoğu zaman göremiyoruz.     Yukarıda gördüğünüz reklam KFC’nin 2015 yılında Twitter üzerinden yürüttüğü #ençokneremiseviyorsun hashtagli kampanyasına ait. Görsel üzerinde tavuk göğsü ve but parçalarına yer verilirken KFC’nin cinsel çağrışımlı ve kadın bedenini hedef alan bu reklamı Twitter üzerinde tepki toplamasının ardından markayı açıklama yapmak zorunda bırakmıştı. Reklamda kadın bedenine ait bir görsel öge bulunmamasına karşın alt metinde yer alan objeleştirme, tüketici tarafından rahatsız edici bulunacak derece açık bir biçimde hissedilebiliyor. KFC tarafından başlatılan kampanya aldığı tepkiler neticesiyle kısa süre içerisinde sonlandırılsa da bu ülkemizdeki ilk ve tek örnek değil. Biomen markasının 2012 yılında “Erkeksen erkek şampuanı kullanırsın!” sloganıyla yayınladığı reklamlar yalnızca Türkiye değil dünya basınının da oldukça ilgisini çekmişti. Reklamlarından birinde ünlü diktatör Adolf Hitler’i kullanan marka, diğer bir reklamında toplumsal standartlar çerçevesinde kadın kıyafetleri giyen ve peruk takan üç erkeğin görüntüsüne yer vermişti. Kadın şampuanı kullanmayı kadınlaşmak ve bunun sonucunda erkekliğin yitirilmesi korkusuyla özdeşleştiren ve deyim yerindeyse anlamı olmayan bir kişisel bakım ürününe cinsiyet atayan bu reklamın bir savaş suçlusunu kullanması, bu kişiyi erkeklik ile özdeşleştirirken kadın şampuanı kullanmayı ve kadınlığı ötekileştirmesi ve neredeyse şeytanlaştırması oldukça dikkat çekici bir fenomen olarak karşımıza çıkmakta.     Örneklerde de görebileceğiniz gibi reklamlarda cinsiyetçilik yalnızca alt metinlerde ve kadınların cinsel obje olarak yansıtılmasıyla yapılmıyor. Aynı zamanda alt metinde kadın düşmanlığının yer aldığını söyleyebileceğimiz ötekileştirici reklamlar ile de yapılıyor. Toplumda var olan cinsiyetçilik toplumu etkisi altına alan medyadan beslenir, bu nedenle medyada kullanıcıya sunulan içerikler kültürü ve çağın ruhunu ister istemez etkileyecektir. Medya ürünleri her ne kadar toplumsal trendlerden beslenseler de hakim söylemin topluma indirmek ve benimsetmek istediği anlayışları yaymaları çok daha yaygındır. Bu nedenle dolaylı ve direkt olarak cinsiyet eşitsizliğini etkilemektedirler. Pazarlamada Eksen Kayması: Femvertising Uzun yıllar boyunca satış stratejilerini cinsiyetçi reklamlar ve kampanyalar üzerinden yürüten reklam ve pazarlama dünyası toplumsal bir hareketten oldukça etkilendi: Feminizm. Feminizmin ne olduğundan hepimizin haberdar olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Toplumsal bir hareket ve bir düşünce olarak feminizm, kadın ve erkeklerin sosyal ve entelektüel olarak eşit olduğu ve toplumda farklı cinsiyetlerin eşit muamele görmesi gerektiği düşüncesine dayanır. Özellikle 20. yüzyıl sonları ve 21.yüzyıl başlarında kadın hareketlerinin güçlenmesi, feminist ideolojinin görünürlüğünü arttırmış böylelikle de eşitlik ve hak talep eden bireylerin sayısı da yükselmiştir. Feminizm, toplumsal bir trenddir ve trendler kalıcı toplumsal değişimlerin öncüleridir. Toplumda ortaya çıkan trendler pazarlama faaliyetlerini ve üretimi etkiler. Trendler toplum içerisinde oluşur, zorlanamaz ve üretilemez. Yirminci yüzyıl sonlarında yükselişine başlayan feminizm trendi de markaların dikkatini çekmiş ve özellikle 2000 sonrasında bir pazarlama stratejisi olarak aktif bir biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Pazarlamadaki bu feminist trend yükselişi yani feminist reklamcılık ise Femvertising olarak adlandırılmaktadır. İngilizce Feminism(feminizm) ve Advertising(reklamcılık) kelimelerinin kelimelerinin birleşmesinden oluşturulan femvertising en basit tabiriyle “feminist reklamcılık”tır ve kadın güçlenmesini temel alan “güçlendirici” reklamlar olarak tabir edilir. Yıllarca reklamlarda kadınlar pasif özne hatta obje olarak yer almış, erkeklere ise aktif ve sert roller uygun görülmüştür. Femvertising ise buna zıt olarak kadın özgürleşmesi ve güçlenmesi temasına sahip reklam trendlerine verilen addır. Başarılı Femvertising Örnekleri L’oreal – Ben Buna Değerim (I’m Worth It) Femvertising hiç de yeni bir strateji değil. ABD’de 1970’li yıllarda feminist hareketin yükselişi ile L’OREAL “Because I am worth it (Çünkü ben buna değerim)” sloganı ile bir reklam yayınladı. Bu reklamda kadının tercihlerinin ve öz değerinin vurgulanması dönem için bir yenilikti. O dönemden beri marka sloganı “Çünkü sen buna değersin” ya da “Çünkü biz buna değeriz” gibi biçimlerde kullanıldıysa da büyük ölçüde aynı kaldı. Dove – Gerçek Güzellik (Real Beauty) Yakın tarihin belki de en başarılı, bol ödüllü femvertising örneği Dove markasına ait. Dove’un 2004 yılında başlattığı Gerçek Güzellik kampanyası, markanın reklamlarında farklı görünüşlere sahip olan kadınlara yer verilmesi ile başladı. Kampanya, kadın güzelliği ile ilgili standartlar dışında daha gerçekçi ve özgür standartlara yer vererek kadın güçlenmesi ve özgürleşmesini amaçlıyordu. Kampanya 2004 yılından beri birçok ödül aldı ve Ad Age’in 21. Yüzyılın Bir Numaralı Reklam Kampanyası seçildi. P&G – #KızGibi Procter & Gamble firmasının sahibi olduğu Orkid (Always) markasının birkaç yıl önce başlattığı başarılı kampanya oldukça tanınan ve iyi bir örnek. ABD pazarı için hazırlanan kampanya daha sonra tüm dünyada yer aldı ve oldukça başarılı oldu. Kampanyanın reklam filminde “kız gibi” sloganının çağrışımlarına odaklanan firmanın yetişkinlere “kız gibi” bir şey yapmalarını söylediklerinde nasıl aşağılayıcı hareket ettiklerini, aynı komut çocuklara verildiğinde ise o şeyi olması gerektiği gibi yaptıklarını gözledi. Böylelikle kampanya bize her ne kadar çocukların cinsiyet eşitliği konusunda yetişkinler kadar yozlaşmış olmadıklarını gösterse de bu rollerin çocuklukta öğrenildiği gerçeğini de yüzümüze çarpmış oldu. Kampanya “kız gibi”yi bir hakaret olmaktan çıkartmayı amaçlayarak kelimeye yeni bir çağrışım kazandırdı. [youtube v=”Qv_jwegGtvY”]   Nike – Bizi Böyle Bilin Nike tarafından 2017 yılında yayınlanan reklam filmi profesyonel ve amatör kadın sporcuların başarılarını kutluyor ve kadın sporculara karşı kalıpların yıkılması amacını taşıyor. Reklam filminde Türk Milli Basketbol Oyuncusu Işıl Alben, Milli Tenisçi İpek Soylu, Milli Triatlet Esra Gökçek, Kick Bokscu Funda Diken Alkayış, Çisil Sıkı’nın liderliğindeki Dans Fabrika dansçıları ile oyuncular Dilan Çiçek Deniz ve Elvin Levinler yer alıyor. [youtube v=”tYh9aCW_DyI”]   Femvertising Feminizm için Ne Yapıyor? Dünyada ve Türkiye’de yaygınlaşan femvertising hareketleri, sadece daha eşit bir topluma ulaşmak meselesi değil aynı zamanda markalaşma meselesidir. 18-34 yaşlarındaki kadınlar arasında gerçekleştirilen araştırmada femvertising’in sosyal medyada beğenilmesi, paylaşılması veya yorumlanması olasılığının % 80 daha yüksek olduğu bulgulandı (Google Tüketici Anketi, 2016 Wojcicki, 2016). Bunun yanı sıra kadınların % 50’den fazlasının reklamlarda kadınlara yönelik güçlendirici etkiye sahip markaları satın aldığı ortaya çıktı. Bu noktada femvertising’in reklamcılığın geleceği olduğu görüşü güçleniyor. “Seks, sattırır” mottosu da yerini “feminizm, sattırır” mottosuna bırakıyor.  

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Akademi: Yüksek Eşitsizlik Kurumu

Tarihte bilinen ilk akademi olan Platon’un Akademia’sından günümüze kadar geçen sürede akademi, bir bilim üretim ve yayım merkezi olarak kendini konumlandırmış, aydınlanmaya öncelik vermiştir. Bir kurum ve organizasyon olarak akademi; değişimlere, önemli dönüm noktalarına toplumsal zeminde hizmet etme misyonu edinmiştir. Fakat bu kurumsal organizasyonun içkin olarak barındırdığı birtakım hiyerarşiler ve eşitsizlikler her dönemde ve zamanda farklı düzeylerde kendisini hissettirmiştir.

Scroll to Top