Toplumsal Cinsiyet Rolleri

Görünürlük Çalışmaları

Bedia Akosman | Araştırmacı

Görünürlük Çalışmalarımızda Araştırmacı Bedia Akosman bizlerle! Bedia’yı Twitter, Instagram ve LinkedIn üzerinden takip edebilirsiniz. Kendinizi tanıtabilir misiniz? Ben Bedia Akosman, Brown Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmaktayım. Liseyi Elazığ Fen Lisesi’nde, üniversiteyi de Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okudum.  Mezun olduktan sonra kısa süreli bir klinik deneyimim oldu, sonrasında Amerika’ya taşındım ve biyolojik bilimlerdeki çalışmalarım böylece başladı. Önce Harvard Üniversitesi Endokrinoloji bölümünde araştırmacı olarak çalıştım, sonrasında da Brown Üniversitesi Patobiyoloji bölümünde doktoraya başladım ve bu yıl mezun oldum. Şu anda da aynı üniversitede doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmalarıma devam etmekteyim. Çalışma alanınızdan bahsedebilir misiniz? Bu alanı neden seçtiniz? Genel olarak kanser immünolojisi ve epigenetiği üzerine çalışmaktayım. Doktora sırasında akciğer kanserinin immunolojik regülasyonu üzerine çalışmıştım, şimdi de beyin tümörü kök hücrelerinin epigenetiği, heterojenitesi ve bunu hedef alan terapilerin düzenlenmesi üzerine çalışmaktayım. Bu alanda kendini geliştirmek isteyen kişilere önerileriniz nedir? Nereden, nasıl başlamalılar? Lisans eğitimim sırasında birkaç girişimim olsa da biyolojik bilimlerde tam anlamıyla araştırma yapmaya fakülteden mezun olduktan sonra başladım. Yani 24 yaşımda hekimlik mesleğimi geride bırakıp sıfırdan başladım ve kariyer yolumu tamamen değiştirdim. Geriye dönüp baktığımda diyorum ki keşke lisans yıllarımda, hatta ortaokul ve lise yıllarımda da araştırma yapma deneyimi kazanabilseymişim.  Neyse ki günümüzde bilgiye ve bilime ulaşmak çok daha kolay. Dünyanın bir ucundaki bir semineri canlı olarak dinleyebilir, bilim insanlarına merak ettiklerinizi rahatlıkla sorabilir, yurt içi ve yurt dışında staj ayarlayıp araştırma deneyimi kazanabilirsiniz. Ülkemizde de dünya standartlarında birçok araştırma laboratuvarı mevcut ve hem lisans hem de lisansüstü eğitimde birçok fırsat sunuyorlar. Hatta son yıllarda biyolojik bilimlerde, deneysel biyolojinin yanı sıra hesaplamalı biyoloji de büyük bir önem kazandı. Yani fiziksel olarak bir laboratuvarda deneyim kazanma imkanınız yoksa ve eğer hesaplamalı biyolojiye ilginiz varsa, biyolojik veri analizine dayalı araştırmalara da katılmak mümkün. Özetle, bu yolda ilerlemek isteyenlere önerim bilimi olabildiğince erken bir dönemde eğitimlerinin bir parçası haline getirmeleri. İlgi alanlarına göre araştırma olanaklarını araştırmak ve bunun bir parçası olmak çok verimli ve keyifli olacaktır. Bu alanda çalışırken yaşadığınız olumlu/olumsuz deneyimler neler? Nasıl üstesinden geldiniz? Bilim yapmanın en güzel tarafı bence her gün bir önceki güne göre bir adım daha ileride olmak. Her gün yeni bir şeyler öğrenmek, özgürce düşünmek ve kendi fikirlerini deneylerle test edebilmek. Bunu herhangi başka bir meslekte deneyimlemek pek mümkün değil.  Tabi ki olumsuz yönleri de var; her ne kadar esnek çalışma saatlerin olsa da çoğu zaman kendini 7/24  çalışıyormuş gibi hissediyorsun, sürekli düşünüyorsun ve yapman gereken işler hiç bitmiyor. Çünkü akademide beklentiler ve ‘başarı’ çıtası çok yüksek ve maalesef çoğu zaman salt yaptığın yayınlar ile ölçülen bir kavram. Bu da bilim insanlarını inanılmaz bir hırsla çalışmaya, motivasyonun zamanla azalmasına ve en sonunda fiziksel ve psikolojik bir ‘tükenmişlik’ durumuna itebiliyor.  Bu duruma düşmemek için kendi kendime hep soruyorum ‘Ben neden bu işi yapıyorum?’ diye. Benim temel motivasyonum topluma ve gelecek nesillere az da olsa faydalı olabilmek düşüncesi; sanırım ancak bu sayede motivasyonumu kaybetmeden hem kaliteli bilim yapmaya hem de insan yetiştirmeye odaklanabilirim.  Küçük bir deneyimin iyi bir sonuç vermesi, aklıma güzel bir fikrin gelmesi, yeni bir deney tekniği öğrenmek, çalışmalarımı başkalarıyla paylaşabilmek, öğrencilerimin projelerini başarıyla tamamlamaları… Hepsi benim için birer başarı ve başarılarımı, küçük de olsalar, ailemle veya arkadaşlarımla kutlamaya bayılıyorum; yani beni haftanın herhangi bir günü evde yada laboratuvarda kutlama yaparken bulabilirsiniz ?. İnanıyorum ki bu bakış açısıyla, yıllar sonra nerede ve hangi pozisyonda olursam olayım, mesleğimi keyif alarak yapıyor olacağım. Mesleğinizi icra ederken karşılaştığınız tepkileri/durumları toplumsal cinsiyet bağlamında nasıl aktarabilirsiniz? Sanırım mesleki kariyerimde toplumsal cinsiyet bağlamında beni üzen iki durum söz konusu. Bunlardan birincisi, STEM alanında kadınların yeteneklerinin ve emeklerinin yeterince değer görmemesi ve göz ardı edilmesi. Mesela, benzer  akademik CV ve pozisyonlardaki bir erkeği tanımlarken “dahi, yetenekli, analitik, lider, güçlü, özgüvenli” gibi sıfatlar çok cömertçe kullanılırken kadınlar için genellikle “çalışkan, merhametli, yardımsever, düzenli” gibi sıfatlar tercih ediliyor. Bu durum maalesef bilim dünyasında çok yaygın ve kadınların akademik kariyerlerinde bir sonraki basamağa geçişlerini inanılmaz derecede zorlaştırıyor. İkinci durum ise akademide kadınların, özellikle anne olduktan sonra, yeterli maddi ve manevi desteği görmemesi. Diğer mesleklerde olduğu gibi kadınlardan, eğitim ve mevkiinden bağımsız bir şekilde evini ve ailesini her şeyin önüne koyması bekleniyor. Benzer koşullardaki erkek akademisyenler kariyerlerinde lineer bir grafik izleyebiliyor ve bu normal karşılanıyor iken, kadınlar iş hayatı ve kariyerlerindeki sorumluluklarının yanında, toplumun beklentileriyle de baş etmek zorunda kalıyorlar. Hele bir de son zamanlarda yeni bir tür toplumsal baskı mevcut; kadınları insanüstü güçlere sahip bir canlı olduğuna ikna etme akımı. Kadın hem akademik işlerini hem de toplumun ona atfettiği sorumlulukları  mükemmel bir şekilde yerine getirebilmek için çok ama çok çalışmak zorunda kalıp, bir süre sonra tükenme noktasına geliyorlar. Yani kısacası kadınları STEM alanlarına davet ederken, toplumun kadına bakış açısında ve kurumların yapılarında radikal değişiklikler gerçekleşmeden ve eksiksiz destek mekanizmaları oluşturmadan, kadınların bu alanlarda söz sahibi olması durumunda eşitlik sağladığımızı söylemek gerçekçi ve sürdürülebilir bir yaklaşım değil. Bize düşen ise en azından kendi çevremizde bu farkındalığı oluşturmak ve çalıştığımız ortamlarda cinsiyet eşitsizliğini azaltmaya yönelik reformist adımların uygulanmasında öncü olmaktır. Sizin mesleğinizde çalışmak isteyen bir kız çocuğuna ne söylemek istersiniz? Şunu söyleyebilirim ki bilim yapmak tam bir kız işi! Hiçbir zaman ben bu işi yapamam, ben yeterince iyi değilim diye düşünme, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalış. Yeni şeyler öğrenmek ve denemek başta zor ve korkutucu gibi görünebilir. Ancak var olan yeteneklerini zorlanmadan geliştiremezsin; bu yüzden cesur ol ve denemekten korkma. Elinden geldiğince küçük-büyük tüm araştırma olanaklarını araştır, bilim yapan insanlara ulaşmaya ve onlardan öğrenmeye çalış, gerekirse yardım istemekten de asla çekinme. Bilim yapmak bir ekip işidir, beraber çalıştığın insanları özenle seçmeye çalış, sana ve senin hayallerine değer verdiklerinden emin ol ve sen de onlara aynı hassasiyeti göster. Ve her şeyden önemlisi, aileni ve arkadaşlarını ne olursa olsun ihmal etme, onların desteği sana her zaman lazım olacak. Umuyorum ki pırıl pırıl bir gelecek seni bekliyor. 🙂

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Kadın: Şiddetin Nârin Kurbanı

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2020 Raporu’na göre; 2020 yılında 300 kadın cinayeti işlendi, 171 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Bu 300 kadının 151’i evli ya da birlikte olduğu erkek tarafından, 64’ü oğlu, babası, eskiden birlikte olduğu erkek gibi tanıdığı bir erkek tarafından öldürüldü. Kadınlar en çok evlerinde ve ateşli silahlarla öldürüldü. Şiddet sadece kadınların değil, toplumun her kesiminden bireylerin karşılaştığı bir durum. Erkeklere, çocuklara, iş yerinde çalışanlara uygulanan şiddet gibi örnekler çoğaltılabilir. Peki, kadına yönelik şiddeti neden ayrı olarak ele alıyoruz? Neden bazı insanların maruz kaldığı şiddeti “kadına şiddet” olarak adlandırıyoruz? “Dünyayı turuncuya boya!” sloganı ile 25 Kasım ve 10 Aralık tarihleri arasında kadına yönelik şiddete dikkat çektiğimiz 16 günlük aktivizm sürecine özel olarak bu yazımda sizlere kadına yönelik şiddetin ne olduğunu anlatmaya çalışacağım. Şiddet, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından kişinin kendisine veya başkasına kasti şekilde baskı ve güç uygulayarak o kişinin fiziksel ya da ruhsal olarak zarar görmesine sebep olan tutum ve davranışlar olarak tanımlanmaktadır. “Kadına yönelik şiddet” veya “kadın cinayeti” gibi ifadeler kullandığımızda ise bir bireyin yalnızca kadın olduğu için şiddete uğrayışını ifade etmiş oluyoruz. Bir kimsenin yalnızca cinsiyetinden dolayı daha iyi ya da daha kötü muamele görmesi ise cinsiyetçilik olarak tanımlanıyor. Cinsiyetçi uygulamalardan etkilenenler yalnızca kadınlar değildir, erkekler de bundan olumlu ya da olumsuz olarak etkileniyor. Ancak cinsiyetçiliğin kadınlar üzerinde bariz bir şekilde olumsuz etkiye sahip olduğunu söyleyebiliriz. Toplumsal Cinsiyet Rolleri ve Kadına Şiddet Toplumsal cinsiyet rolleri toplum içinde kişilerin biyolojik cinsiyetlerine yönelik kabul edilmiş normlarından oluşur. “Kızlar pembe, oğlanlar mavi giyer”, “Kadınlar bakım gerektiren işlerde, erkekler fiziksel güç gerektiren işlerde çalışır” gibi varsayımlar toplumsal cinsiyet rollerinin belirlediği kurallara örnektir. Toplumsal cinsiyet rolleri cinsiyetçilikle yakından ilgilidir, cinsiyetçilik ise kendi içinde ikiye ayrılır: Düşmanca cinsiyetçilik ve korumacı cinsiyetçilik. Düşmanca cinsiyetçilik kadına yönelik düşmanca tutumların olması, onları doğaları gereği kötü olarak görme durumudur. Korumacı cinsiyetçilik ise cinsiyetçiliğin “iyi” görünümlü yüzüdür. Kadınlara anne, kız kardeş ve eş gibi kutsal bir yer vererek onları el üstünde tutma ve kadınları naif, korunmaya muhtaç varlıklar olarak görmedir. Düşmanca ve korumacı cinsiyetçilik tamamen farklı iki olgu gibi görünse de birbirini besler ve her ikisi de olumsuz etkilere sahiptir. Toplumsal cinsiyet rolleri insanlara hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiğini dikte eder. Kişinin hangi meslek grubunda yer alacağı, hangi tür ev işini yapacağı, ne zaman nerede bulunacağı ya da hangi davranışları gerçekleştireceği gibi şeyleri belirler. Bu tür kuralların olması bir bakıma hayatımızı kolaylaştırır aslında. Çünkü yapacaklarımız bellidir, üzerinde çok fazla düşünmemize gerek kalmaz. Ancak her ne kadar hayatımızı kolaylaştırıcı gibi görünse de bu varsayımlar kadınlar için ciddi derecede kısıtlayıcı etkilere sahiptir. Cinsiyetçi bakış açısıyla da beraber kadın; ailenin korunması gereken namusu olarak görülür. Bu nedenle dış dünyada pek yeri yoktur. Onun yeri evi ve çocuklarının yanıdır. Anne, kız kardeş, eş ya da kız evlat gibi sıfatlara sahip olduğundan usturuplu olmalıdır. Bu sıfatlara sahip olmayan kadın ise zaten önemsiz ve kötü kadındır. Hangi sıfata sahip olursa olsun kadın; naif ve kırılgandır, kendini koruyacak güce sahip değildir. Kadın zayıf, erkek ise güçlüdür. Erkek, gücünü her şekilde gösterebilir. Erkeğin şiddeti toplum içinde o kadar normalleşmiştir ki kadın kendini bu şiddetten korumak zorundadır. Gece sokağa çıkmak, şort giymek ya da bir erkeğin evine gitmek gibi toplumsal normlara uymayan durumlarda, erkek şiddet uygulamamakla değil kadın kendine uygun görülen kurallara uymakla yükümlüdür. Kurallara uymuyorsa şiddet kaçınılmaz bir sonuçtur. Şiddetin Türleri/Görünümleri Şiddet; fiziksel, cinsel, psikolojik, sosyal, ekonomik, dijital şiddet ve ısrarlı takip şeklinde kendini gösterebiliyor. Gerçekleştiği bağlama göre ev içi şiddet, iş yerinde yaşanan şiddet ya da flört şiddeti gibi isimler alıyor. Yaşanan tüm bu şiddet türlerinde erkek, kadın üzerinde tahakküm kurmaya çalışıyor. Çoğu zaman fiziksel veya cinsel şiddet görülmediği sürece şiddeti tanımak karmaşık ve zor olabiliyor. Bu konuda bilgimizin kısıtlı olması en önemli sebeplerden. Bunun yanı sıra kıskançlık ve ısrarla karşı tarafa ulaşmaya çalışma gibi davranışlar sevgi ile karıştırılıyor. Bu tür davranışların sevginin doğasında olduğu fikri şiddeti tanımamızın önüne geçiyor. Şiddetin farkında olmak, şiddet uygulayandan uzaklaşmaya yetmeyebiliyor. Çünkü şiddeti uygulayan ile maruz kalan arasındaki ilişki her zaman gergin bir şekilde devam etmiyor. Bu noktada şiddet döngüsü dediğimiz kavram karşımıza çıkıyor. Şiddet döngüsü 3 evreden oluşmakta: Birincisi gerginliğin arttığı evre, ikincisi şiddetin gerçekleştiği evre ve üçüncüsü şiddet uygulayanın pişmanlık gösterip özür dilediği “balayı” evresi. Balayı evresi ile birlikte şiddete maruz kalan taraf karşısındaki kişinin değişeceğine ve bu davranışın bir daha tekrarlanmayacağına inanıyor. Ancak döngü kendini tekrar ediyor. Kadına yönelik şiddeti önlemek yalnızca kadınların değil toplumda yer alan herkesin sorumluluğunda olmalı. Kadını her şeyden önce bir “anne”, ya da “eş” kabul etmek yerine “insan” olarak kabul etmek, erkeğin şiddetini ise hiçbir koşulda kabul etmemek atabileceğimiz en önemli adımlardan. Şiddetin olduğu yerde sevgi ya da aile olmaz. Kadın, erkek, yaşlı ya da genç kimse şiddeti hak etmez. Bu nedenle şiddet hiçbir zaman sır olarak kalmamalı, şiddet uygulayan hiçbir zaman haklı çıkarılmamalıdır. Kadınların gücünü kazandığı, şiddetin olmadığı bir dünya umuduyla… Kaynak: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2020 Raporu http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2947/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2020-raporu  

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Toplumsal Standartlarımız: Güzelliğin Cinsiyeti

güzel: (sıfat) Göze ve kulağa hoş gelen, hayranlık uyandıran, çirkin karşıtı:       Güzel kız. Güzel çiçek. (isim) Güzel kız veya kadın TDK- Güncel Türkçe Sözlük   Güzellik olgusunun göreceli olduğu, dönemden döneme veya kişiden kişiye değiştiği sıklıkla söylenir. Bununla birlikte bu kavramın toplumsal hayattaki yeri üzerine düşünmek her ne kadar gerekli olsa da kavramın göreliliği bunu bireyler için zorlaştırmaktadır. Güzellik, iyi, hoş, ahlaklı, doğru düzgün yapılmış, estetik olarak tatmin edici, görgü kurallarına uyan pek çok şeyi işaret eden bir isimdir. Her ne kadar ilk bakışta “güzellik” kavramı ve güzel sıfatı estetik olarak tatmin edici, hoşa giden nesne ve kimseleri nitelemek için kullanılır diye düşünsek de güzellik kavramı toplumumuzda sanattan etiğe “iyi” olan her şeyle özdeşleşmiştir. Güzellik yalnızca belirli bir estetik durumu değil, kelimenin tam anlamıyla üstün olan tüm nitelikleri karşılayacak kadar anlamca genişlemiş ve güzel sıfatı soyut-somut birçok durumu niteler hale gelmiştir.     Güzellik Algısının Değişimi Umberto Eco Güzelliğin Tarihi eserinde Hesiodos’un Tanrılar tarafından benimsendiğini ifade ettiği ve daha sonraki Yunan ozanları tarafından sıklıkla tekrarlanan “Güzel olan sevilir, güzel olmayan sevilmez.” dizelerine yer verir. Burada asıl önemli olan nokta Antik dönemin estetik ve güzellik kuramından yoksunluğu çerçevesinde Antik Yunan halkının güzelliğe bakışını ifade etmesidir. Antik Çağ’da güzellik, “ılımlılık”, “uyum”, “simetri” gibi değerlerle bir tutulur. Eski Yunan’ın güzellik kavramını değerlendirme ölçütüne Delfoi Kahini’nin bir cevabını örnek gösterir Eco “En güzel, en adil olandır.”  Güzellik, antik çağa günümüz perspektifinden baktığımızda aslında kurgusal olarak karşımıza çıkan bir konsepttir. Yalnızca estetik olan değil, iyi, uyumlu, orantılı olandır. Güzelliğin kıstası filozoflara, sanatçılara ve şairlere göre iyi olanın standartları çerçevesinde belirlenir. Bu algı binlerce yıl boyunca değişmiş, antik çağdan, ortaçağa, rönesansa ve moderniteye kadar yeni standartlar çerçevesinde şekillenmiştir. Sanatın farklılaşması, modanın gelişimi ve kitle medyası ile medya elitlerinin halka inişi güzellik standartlarının değişmesinde rol sahibidir. Günümüze kadar çoğunlukla medya elitleri ve medya elitlerinin birçoğunun temsil ettiği Batı tipi güzellik algısı -ki bu güzellik biçimi çoğu zaman Batı sanatı ile ilintilidir- günümüzde sosyal medyanın da gelişimi ve üretici/ kullanıcı profilinin öne çıkmasıyla tek bir kaynaktan beslenir olma durumundan çıkmıştır.  Güzellik standartları tahmin edilebilir olmaktan uzak,  yalnızca sinema veya televizyonlarda karşımıza çıkan ya da bize sunulan biçimler olmaktan çıkmış sosyal medyanın bize sağladığı hız konsepti çerçevesinde çok süratli bir biçimde değişen ve yıkılıp yenilenebilen çok temsilli bir hale gelmiştir. Güzelliğin Bir Cinsiyeti Var Mıdır? “Erkeklerden daha çok kadınlarda somutlaşmaya ve erkekleri alabildiğince hoşnut etmeye yöneltilmiş bir parıltı” C.H. Agrippa Modern güzellik algımız çoğunlukla zarafeti ve kusursuzluğu bir araya getirir. Bu açıdan güzellik büyük ölçüde dişileştirilir. Böylece güzellik kadınları yükseltecek bir özellik olarak görülmeye başlar ve onun değerini arttıracak bir özellik halini alır. Kadının modern toplumdaki statüsü bu şekilde yükselmiş olur fakat bu yükseliş kadının yine de erkeğin astı olduğu, yüz yıllarca şeytanlaştırılan kadın için kötünün iyisi olabilecek bir yükseliştir. Sanat tarihine kısaca göz atarak yalnızca birkaç ünlü tabloyu göz önüne getirerek devam edelim erkekler çoğunlukla savaşta, güçlü, korku salan, yıkıcı bir biçimde tasvir edilir. Bunun yanında kadın, Venüs’ün bir yansımasıdır, ışıl ışıl ve güzeldir. Temsil ne kadar güzelse dişi birey o denli tanrısaldır gözümüzde. Bu noktada ışığın ve renklerin rollerinin de önemi artmıştır fakat sanatla birlikte, ikinci cins olmaktan çıkan kadın artık güzel cins haline gelmiş ve güzellik onunla daha doğrusu onun bedeniyle özdeşleşmiştir. Bu durum kadın ve erkek arasındaki rollerin keskin bir şekilde ayrılmasını desteklemiş ve modern toplumsal cinsiyet rollerini büyük ölçüde beslemiştir. Artık gücü temsil eden erkeğe ev dışında olma görevi düşerken güzelliğin temsili olan kadına ev içinde olmak ve büyük ölçüde erkeği memnun etmek rolü düşer. Kadın artık yalnızca güzelliğin temsili olarak kendine yer bulmaz, güzellik kadını bir sorumluluğu toplumun ondan bir beklentisi haline gelir. Toplumsal hayat içinde bu anlayış normalleşmiş, yalnızca bedenen karşılanması gereken bir sorumluluk olmaktan çıkmış ve kadınların hal, tavır ve davranışlarının da belirli kalıplara sokulmasıyla neticelenmiştir. Böylelikle kadın ve erkek rolleri arasındaki ayrım daha da kesinleşir ve kendini hayatın her alanında yeniden üretir. Yaklaşık 30 yıl önce Naomi Wolf  “The Beauty Myth” adlı kitabını yayınlamış ve güzellik standartlarının kadınları kontrol altında tutmanın bir yolu olduğu iddiasını tartışmıştır. Bu görüşü test etmek için yapılan bir araştırma, güzellik standartlarının cinsiyetçilik temelli olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle iş hayatında ayrımcılığın altındaki sebeplerden biri olan bu durum güzellik standartlarına uymayan kadınların ciddiye alınmaması gibi sonuçların doğduğunu da gözler önüne sermektedir. Bu standartların eşitliğin önünde bir engel oluşturduğunu savunur. Bu yazıyı okumayı bitirdikten sonra Google görsel aramalarda “güzel” ve “güzellik” kelimelerini aratabilirsiniz. Aynı kelimeleri İngilizce olarak da aratabilirsiniz. Sonuç değişmiyor, özellikle “güzellik” kavramı ile alakalı arama yaptığınızda karşılaşacağınız sonuçların neredeyse tamamı kadın oyuncular, modeller, kadın modellere ait stok görseller veya kozmetik ürünler… Kaynakça Eco, Umberto, Güzelliğin Tarihi, Doğan Egmont Yayıncılık Forbes, Elsesser Kim, The Link Between Beauty And The Gender Gap Vigarello, Georges, Güzelliği Tarihi

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Toplumsal Cinsiyet Rolleri ve Medya

Geleneksel medyadan yeni medyaya kadar oldukça geniş bir yelpazede medya organları günlük yaşantımızı ve bakış açımızı büyük ölçüde etkilemektedir. İkinci Dünya Savaşı sırası ve sonrasında kitleler üzerindeki etkisi keşfedilen medya araçları, hakim söylemin geniş kitlelere benimsetilmesi konusunda hayati önem kazanmıştır. Medyada yer bulan çoğu anlayış, genele ait olduğu düşünülerek kitleler tarafından kabul edilecek ve benimsenecektir. Medyada temsilin önemi, temsil edilenin çoğunluğa ait bir yansıma olduğu anlayışıyla pekişir. Toplumsal cinsiyet rollerinin medyada yansımaları oldukça önemlidir. Farklı medya araçları; bu rollerin pekiştirilmesi, yeniden üretilmesi veya yıkılmasında kullanılabilir. Günümüz medyasında çoğunlukla kalıplaşmış cinsiyet rollerine yer verilmekte ve hem kadınların hem de erkeklerin temsilinde ataerkil ve heteronormatif standartlar öne çıkartılmaktadır. Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Medyada Yansıması Medya yayınları kadın ve erkeklerin stereotipik temsiline yer vermeye devam etmektedir. Buna göre bu yayınlarda erkekler çoğunlukla güçlü, agresif, aktif ve maceracı şekilde kendilerine yer bulurken kadınlar ise genç, güzel, çok becerikli olmayan, pasif ve bağımlı şekilde temsil edilir ve genellikle cinsel olarak objeleştirilmişlerdir. Avrupa Konseyi tarafından yayınlanan bir rapora göre kadınlar filmlerde ve reklamlarda çoğunlukla hiper seksüalize edilmiş rollerde kendilerine yer bulurken, bu durumun ileriye dönük sosyal sonuçları mevcuttur. Erkeklerin Medyada Temsili Doyle’un (1989, p. 111) çocuk programları üzerinde yaptığı bir araştırmaya göre bu yayınlarda erkekler çoğunlukla “agresif, dominant ve maskülen eylemlerinin ödüllendirildiği heyecan verici aktivitelerle uğraşan” figürlerdir. Yaştan bağımsız olarak erkek karakterler güçlü, bağımsız, son derece becerikli, agresif, yüksek statü sahibi olarak temsil edilirken ayrıca duygularının tamamen kontrol edebilen ve hiçbir açıdan “feminen olmayan” bir şekilde çizilirler. Medyadaki bu son derece sert ideal erkek temsili 1980 sonrasında yaygınlaşmıştır ve aksiyon filmleri başta olmak üzere kendine yoğun biçimde yer bulmaktadır. Bu tipik anlatıma örnek verilebilecek bazı filmler şöyle sıralanabilir: Cehennem Melekleri, Zor Ölüm, Cehennem Silahı, Robocop… Bunun yanında Brown ve Campbell’ın (1996) yayınladığı rapora göre erkekleri ev işi yaparken pek sık görmüyoruz. Erkek karakterler çoğunlukla ev işi, yemek ve çocuk bakımı gibi konulara karşı ilgisiz olarak temsil ediliyor. Bu durumun oldukça karikatür haline getirildiğini ve erkeklerin bu konularda özellikle “beceriksiz” şekilde yansıtıldığına da rastlayabiliyoruz. Kadınların Medyada Temsili Kadınların ve kız çocuklarının medyada yeteri kadar temsil edilmediğini söylemek mümkün. Var olan temsillerde ise kültürel stereotiplerden büyük ölçüde faydalanılıyor. IMS’in bir yazısında yer verdiği istatistiğe göre medyada farklı konularda görüşlerine başvurulan uzmanların çoğu erkek. Dünya Ekonomik Forumu‘nun  yayınladığı bir habere göre geçtiğimiz yıllarda vizyona giren filmlerdeki kadın başrol oranı %37’den %40 yükseldi. Bu ilerleme her ne kadar umut vaat edici görünse de araştırmacılar tarafından son derece yavaş olarak tanımlanıyor. Farklı yayınlarda gördüğümüz kadınların ise büyük çoğunluğu ülke popülasyonunun çoğundan fiziksel özellikleriyle ayrılıyor. Medya, daha genç daha zayıf ve fiziksel olarak çekici kadınlara yer verme eğilimi gösterirken film ve dizilerde karşılaştığımız karakterlerin bir çoğu pasif, sakar, duygusal açıdan bağımlı ve genel öncelikleri görünüşleri ya da ilişkileri. Medyanın yarattığı iki ayrı kadın tipi karşımıza çıkmaktadır, iyi ve kötü. İyi olarak nitelendirebileceğimiz ve bağ kurmamız için yaratılan karakter çoğunlukla kültürel beklentilerin ve cinsiyet rollerinin bir yansımasıdır. Feminen özellikler sergiler. Kötü temsil ise çoğunlukla kültürel kadınsılıktan uzaktır, bu kadınlar genellikle kariyer sahibi, agresif, bekar olarak resmedilir.     Kadın Erkek İlişkilerinin Medyada Temsili Birçok dizi ve film, erkek ve kadın ilişkilerini kalıplaşmış beklenti/yargılar çerçevesinde sunar. Bu beklenti ve yargılar kültürden kültüre değişiklik gösterse de ataerkil düzende benzerlik göstermektedirler. Bu idealler, realiteyi yansıtmadıkları gibi hem kadın hem de erkek için aşağılayıcı/suçlayıcı temsiller içerebilirler. Özellikle Hollywood yapımı romantik komedi filmleri ya da yerelde ana akım medyada kendine yer bulan diziler bu temsillerin oldukça sık yer verildiği yapımlar olarak karşımıza çıkar. Bu temsillerden en yaygın olanları Julia T. Wood’un çalışmasında aşağıdaki gibi sıralanmıştır. Bağımlı kadın / Bağımsız ve başına buyruk erkek – Küçük Deniz Kızı/ Pretty Woman Çaresiz kadın / Hakim erkek – Uyuyan Güzel Cinsel saldırı kurbanı kadın / Saldırgan erkek Türk Medyası ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri Yazının bu kısmında hedef göstermekten kaçınmak adına spesifik örneklere yer verilmeyecek fakat Türk medyasında cinsiyet rollerinin temsilinden yüzeysel ve kısa biçimde bahsedilecektir. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi ülkemizde de medy,a ekonomik ve politik bağlantıları aracılığıyla finanse edilmektedir. Bu nedenle hakim görüşün veya yaratılmak istenilen toplumsal yapının medyada kendine yer bulması oldukça doğaldır. Örneğin yeni Cumhuriyet dönemi Türk medyasında kadın karakterler milliyetçi, modern ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşı olan “anne” biçiminde temsil edilir. Bu temsil özellikle TRT’nin tek kanal olduğu dönemde var olan neredeyse tek temsildir. Özel kanalların yaygınlaşması kadın ve erkek temsillerini çeşitlendirmiş fakat geliştirmemiştir. Temsiller geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine bağlı biçimde sunulmuş ve sunulmaya devam etmektedir. Özellikle kadına şiddetin, kadınlar arasında düşmanlığın, bir erkeğe bağımlılığın, dış görünüş ve romantik ilişkinin kadın kahramanın odak noktası oluşu bu stereotipik temsilin şaşmadan Türk medyasında yer bulmaya devam ettiğini kanıtlar niteliktedir. Aynı şekilde erkek karakterler de sosyal veya fiziksel güç sahibi, agresif, ciddi ve maceracı biçimde temsil edilir. Kadın erkek ilişkilerinde ise bağımlı kadın/bağımsız erkek ve/veya kurban kadın/saldırgan erkek klişelerine yer verilmeye devam edilmesi temsillerin herhangi bir gelişme göstermediğini gözler önüne sermektedir. Bunların sebep olabileceği tehlikelerin başında bu durumların normalleştirilmesi ve/veya halkın şiddete karşı duyarsızlaştırılması gelmektedir. TÜSİAD tarafından yayınlanan verilere göre dizilerdeki ana karakterlerin %53’ü erkek iken %47’si kadındır. Bu dengeli bir oran gibi duruyor olsa da söz konusu görünürlük yani temsil olduğunda popüler dizilerin ekran sürelerinin 2/3’ünde erkek karakterlere yer veriliyor. Kadın karakterler dizilerde fiziksel özellikleriyle ön plandadır. Dizilerde fiziksel özellikler hakkındaki yorumların 3/4’ü kadınlara yapılıyor ve televizyonda gördüğümüz kadın karakterlerin 2/3’ü zayıf karakterler olarak işleniyor. Ayrıca erkek karakterlerin medeni durumu yayınlarda önem arz etmezken bunun aksine kadın karakterleri medeni durumları tanımlıyor ve kadın karakterlerin %100’ünün medeni durumu biliniyor. 2005 yılında 5378 numaralı yasa ile Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’da yapılan değişikliğin 37. bendinde aşağıdaki ifadeye yer verilmiştir: “Kadınlara, güçsüzlere, özürlülere ve çocuklara karşı şiddetin ve ayrımcılığın teşvik edilmemesi.” Güçsüzlük, çocukluk ve engel gibi muhtaçlık, akli meleke yetersizliği belirten durumlarla kadınlık özelliğinin bir tutulması kanunun çıkarılma amacı olan kadın haklarının korunmasından ziyade bağlı olunan en üst otorite olan kanunlarda, kadınların aşağı temsil edilmesine sebep olmaktadır. Medyada temsili düzenleme amacıyla yaratılan bu kanun, barındırdığı yan anlam neticesinde önüne geçmeye çalıştığı rollerin üretilmesinde etki sahibi olmuştur. Ülkemizde medyada temsilin düzenlenebilmesi için çalışmalar yapılması gerekmektedir.   Medyadaki Yansımlar Algımızı Şekillendirmek Zorunda Mı? Medya organlarının hedef kitlesi olarak hiçbirimiz yalnızca tüketici değiliz.

Scroll to Top