Kadın

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Nedir Bu Mansplaning?

Selam Sisterslab blog okurları. Bugünkü yazımızda sık sık duyduğumuz ya da adını sık sık duymasak da günlük hayatta çok kez karşımıza çıkan bir kavramı inceleyeceğiz: Mansplaning! Nedir bu mansplaning? Bunu daha önce duymuş olabilirsiniz, bir kadın olarak yaşamamış olma ihtimaliniz de epeyce az. Mansplaning’in anlamı aslında adında gizli. İngilizce “man” (erkek) ve “explaning” (açıklama) kelimelerinin birleşiminden oluşuyor yani kabaca Türkçeye çevirecek olursak açıklayan erkek anlamına geliyor.

STEM

Adroit Androids – Uluslararası Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Günü

Merhabalar, biz Adroit Androids. 2016 yılında kurulan uluslararası bir robotik takımıyız. Önceki iki yazımızda sizlere takımımızdan ve katıldığımız yarışmalardan bahsetmiştik.        Bu yazımızı ise 11 Şubat Uluslararası Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Günü için yazıyoruz. 15 Aralık 2015 tarihinde gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler 70. Genel Kurulunun 13. Maddesi gereğince 11 Şubat günü Uluslararası Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Günü olarak ilan edilmiştir. O tarihten beri her sene 11 Şubat günü, Uluslararası Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Günü olarak kutlanmaktadır. Birleşmiş Milletler’in yayınladığı verilere göre, Dünyadaki kadın araştırmacı sayısı, erkek araştırmacı sayısına göre daha azdır.  Bu durumun başlıca sebeplerinin ise; cinsiyete dayalı ön yargı, klişeler ve toplum baskısı olduğunu söylemek mümkündür. Günlük hayatta kullanılan ve dilimize yerleşmiş cinsiyetçi ifadelerden, iş hayatında alınan maaşların farklılıklarına kadar toplumun her noktasında bu eşitsizliğe rastlayabilmekteyiz. Birçok kız çocuğu, daha küçüklük zamanlarından itibaren çeşitli cinsiyet eşitsizliğine dayalı klişelerle büyütüldükleri için bilim ve teknolojiyle ilgilenmemekte ve bu yönde destek görememektedir. Maalesef ki geçmişten bu yana süregelmiş bu düşünce ve davranış biçimleri yüzünden bilim ve teknoloji alanında çalışan kadınların oranı daha azdır.  Toplumdaki klişe ve önyargıların yıkılması için insanların bu konu hakkında bilinçlendirilmesi çok önemlidir. Bunun çözümü ise farkındalık yaratmak ve insanların cinsiyet eşitliği bilincine sahip olmasını sağlamaktır. Çocukların erken yaştan itibaren hakkında bilgi edindikleri ve uğraştıkları konular, gelecekteki ilgi alanları ve kişiliklerinin oluşmasında büyük rol oynamaktadır. Örneğin küçükken piyano çalan biri müziğe ilgi duyma eğilimindeyken küçükken bulmaca çözmeyi çok seven biri yüksek problem çözme kabiliyetine sahip olma eğilimindedir. Bunun gibi sebepler dolayısıyla küçüklükten itibaren kız çocuklarının bilimin ışığı altında yetişmemesi, onlar için bir dezavantaj oluşturmaktadır. Bu noktada; kız çocuklarına küçüklükten itibaren STEM eğitimi verilmeli, kendilerini keşfetmeleri için olanak sağlanmalıdır. Peki biz Adroit Androids olarak bu konunun neresindeyiz? Adroit Androids olarak, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak amacıyla birçok çalışma gerçekleştirmekteyiz. Bu amacı en temelinde kendi komünitemiz için sağlamaya çalışıyoruz. Bilim ve robotiğin cinsiyet kalıplarının dışında olduğunu; okulumuzda, etkinlik yaptığımız sosyal kuruluşlarda, ziyaret ettiğimiz kurumlarda ve daha birçok kitleye yaptığımız sunumlarla anlatmaktayız. 9 kız ve 9 erkekten oluşan takımımızda her zaman cinsiyet eşitliğine önem vermekte ve çalışmalarımızı da bu bilinçte sürdürmekteyiz. Kurulduğumuz yıldan beri sayısız kız çocuğuna ilham olduk. Onlara bilimi sevdirmek için çalıştık ve çalışmaya devam ediyoruz. Okullardan hastanelere, rehabilitasyon merkezlerinden derneklere ve daha birçok kurumlara ziyaretler gerçekleştirdik. Kız çocuklarına sunumlar, konuşmalar gerçekleştirip onlarla bilimsel deneyler, etkinlikler ve eğitimler gerçekleştiriyoruz. Bu amaçta gerçekleştirdiğimiz etkinliklerden biri de Ladies in FIRST projemizdir. Ladies in FIRST, başlıca kadınlara ve  kız çocuklarına STEM ve robotik alanları ile ilgili ilham vermeyi ve onları bu alanlara teşvik etmeyi amaçlamaktadır. 2017 yılından itibaren her sene geleneksel olarak Ladies in FIRST panelimizi gerçekleştiriyoruz. Ladies in FIRST etkinliğimizde, her sene STEM başlığı altında bir tema belirledikten sonra tema çatısı altında başarı göstermiş kadınları panelimizde konuşmacı olarak konuk ediyoruz. Bu sene ise Ladies in FIRST etkinliğimizi Ladies in FIRST haftası şeklinde organize ettik ve yakın zamanda gerçekleştireceğiz. Sloganımızı ‘Başarıları Konuşuyor, Klişeleri Yıkıyoruz!’ olarak belirlediğimiz bu etkinlikte, sürpriz konuşmacılar ve sürpriz etkinlikler bizleri bekliyor. Ladies in FIRST ile aynı amaçla gerçekleştirdiğimiz Ladies Talk ve Girl Talk adlı iki projemiz de bulunmaktadır. Women Talk formatında mesleğinde başarılı ve kız çocuklarına ilham olan kadınlarla; Girl Talk formatında da FRC takımlarının kız üyeleriyle beraber röportajlar yapıp, sohbet ediyoruz. İlk başta YouTube’dan video serisi olarak başladığımız bu formatlara bu sene Spotify, Google Podcast ve YouTube üzerinden podcast olarak devam ediyoruz.  Biz Adroit Androids olarak bilimde kadınların ve kız çocuklarının sayısını arttırmak için var gücümüzle çalışıyoruz. Umuyoruz ki çalışmalarımız vesilesiyle bu sayının artmasına katkı sağlayabiliyoruzdur. Yazımızın sonuna geldik, buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederiz.    Bilime tutkuyla bağlanmış bütün kadınların ve kız çocuklarının 11 Şubat Uluslararası Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Günü kutlu olsun! Bilimde daha çok kadın ve kız çocuğu görmek dileğiyle…

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

İran’da Mahsa Amini Protestoları ve Feminizm

  Tarih 13 Eylül 2022. İran’da Mahsa Amini isimli bir genç kadın başörtüsünü düzgün bağlamadığı gerekçesiyle İrşad Devriyeleri adı verilen ahlak polisleri tarafından “eğitime” alınıyor. Eğitime alındığı sırada fenalaşıyor ve hastaneye kaldırılıyor. 16 Eylül 2022’de ise 22 yaşındaki genç kadın hayatını kaybediyor. Ölüm nedeninin ani kalp yetmezliği olduğu söyleniyor. Ailesinden alınan bilgiye göre Mahsa Amini’nin ani kalp yetmezliğine sebep olabilecek herhangi bir sağlık sorunu bulunmuyor. Görgü tanıkları ise genç kadının polis şiddeti nedeniyle hayatını kaybettiğini söylüyor. Mahsa Amini’nin cenazesi ailesine verilmediği gibi, aileye ev hapsi veriliyor. Bu olay üzerine İran’da kadınlar ayaklanıyor. Birçok kadın sokağa başörtüsüz çıkıp eylemler sırasında saçlarını kesip yakıyor. Yine eylemler sırasında birçok kadın gözaltına alınıyor, gencinden yaşlısına 500’den fazla kişi gösteriler sırasında hayatını kaybediyor. Dünya üzerinde kadınların ve erkeklerin eşit haklara ve özgürlüklere sahip olmadığını biliyoruz. Ancak dünya üzerinde farklı ırk, etnisite, coğrafya ve statüdeki kadınlar da yaşam koşulları ve mücadele etmek zorunda oldukları durumlar bakımından eşit koşulları paylaşmıyorlar. 1980’li yıllardan itibaren güçlenen üçüncü dalga feminizm akımında eleştirisi yapılan temel mesele buydu. Feminizm yalnızca Batı ülkelerindeki kadınların sorunlarından ibaret olmamalı, Batılı Beyaz Dünya dışındaki kadınları göz ardı etmemeliydi. Dünya üzerinde kadınların sorunları çok çeşitliydi ve her kadının mücadelesi kendi gerçekliğince olmalıydı. İran’daki başörtüsü meselesi bu durumu gözler önüne seren en iyi örneklerden biri. Batı ülkelerinde başörtüsü kullanıp kullanmamak kadınların kendi tercihi olabilecek bir durumken İran, Suudi Arabistan ve Afganistan gibi ülkelerde kadınların örtünmesi zorunluluktur. İran’daki Rejim Değişikliklerine Bağlı Olarak Başörtüsü Meselesi İran’daki örtünme meselesinin geçmişini inceleyecek olursak 1935’te Rıza Şah hükümeti ile kadınların örtünmesi yasaklandı. Bu durum muhafazakâr kadınların huzursuzluğuna ve evlerine kapanmalarına sebep oldu. Başörtüsü kullanmak İran kültüründe köklü geleneklerden biriydi. Örtünme yasağı pek çok kadının kendini çıplak hissetmesine ve kamusal alandan izole olmasına neden oldu. İlerleyen yıllarda bu yasak başörtülü ya da başörtüsüz fark etmeksizin kadınlar tarafından protesto edildi. Bu protestoların ardından 1979 yılında İslam Devrimi ile bu kez de başörtüsüz olmak bir yasağa dönüştü. Günümüzde İran’da kadınlar başörtüsü kullanmalı, kollarını bacaklarını ve kalçalarını örten bol kıyafetler giymelidir. Aksi halde cezai yaptırımlar uygulanmaktadır. Oysa ki örtünmek ya da örtünmemek kişilerin kendi özgür iradesiyle tercih ettiği bir durum olmalıdır. Sadece örtünmek de değil. Yetişkin insanlar yaşamlarına dair kararları özgür iradeleriyle alıp bunu uygulayabilmelidir. Kadın ya da erkek fark etmeksizin kişinin din ve vicdan hürriyeti ve diğer hürriyetlerinin kısıtlanması insan haklarına aykırı bir durumdur. Dünya Gündeminde Mahsa Amini Protestoları Eylül ayından beri devam eden protestolar dünya gündeminin de değişmez maddelerinden biri olmuş durumdadır. Hem bizim ülkemizden hem de başka ülkelerden birçok sanatçı ve aktivist İran’daki protestolara destek olduğunu çeşitli şekillerde göstermiştir. Türkiye’deki kadın sinemacıların Stand with Women of Iran – Turkey adlı Instagram hesabı üzerinden yaptıkları paylaşımlar protestolara verilen desteğin ülkemizdeki örneklerinden biridir.   Juliette Binoche, Marion Cotillard ve Isabelle Huppert gibi isimlerin de aralarında bulunduğu Fransız kadın oyuncular da sosyal medya üzerinden İran’da yaşanan olaylara saçlarını keserek dikkat çekmiştir.   Dünyaca ünlü İranlı aktris Taraneh Alidoosti’nin sosyal medyada “Jin, Jiyad, Azadi (kadın, yaşam, özgürlük)” yazan bir pankart ile başı açık bir fotoğraf paylaşması ise en büyük desteklerden biri olmuştur.   İtalya’da kadınlar Mahsa Amini’nin ölümünü “Donna, vita, liberta (kadın, yaşam, özgürlük)” sloganları ile protesto etmiştir.   Yunanistan da protestolara destek veren ülkelerden biri olmuştur.   Protestolara dünya çapında verilen destek feminizmin dördüncü dalgası olarak adlandırılan dijital feminizm ile ilişkilendirilebilir. Medya ve sosyal medya aracılığıyla İran’da yaşanan olayları günü gününe takip edebiliyor olmak, sosyal medya aracılığıyla protestolara destek vermek, yaşanan olaylara dikkat çekmek ve kısa sürede on binlerce kişiye ulaşmak dijital teknolojinin ve dolayısıyla dijital feminizmin en büyük avantajlarından biri olmuştur. Dijital araçları kullanarak feminizm mücadelesi yürütmenin dezavantajları da vardır tabii. Her kadının internete erişim sağlayamaması; sosyal medyanın sağladığı anonimlik nedeniyle kadınların çok kolay bir şekilde aşağılamaya, mağdur suçlamaya ve küçümsemeye maruz kalması, dijital araçlardan elde edilen bilginin doğruluğundan emin olunamama riski dijital feminizmin karşı karşıya kaldığı zorluklardan birkaçıdır. Ancak İran’da yaşanan olaylara hem sosyal medyada hem de sokakta verilen dünya çapındaki destekler dijital feminizmin birleştirici gücünü bizlere bir kez daha gösteriyor. Farklı coğrafyalardan pek çok kadın tek bir slogan ya da hashtag üzerinde birleşebiliyor.

Görünürlük Çalışmaları

Bedia Akosman | Araştırmacı

Görünürlük Çalışmalarımızda Araştırmacı Bedia Akosman bizlerle! Bedia’yı Twitter, Instagram ve LinkedIn üzerinden takip edebilirsiniz. Kendinizi tanıtabilir misiniz? Ben Bedia Akosman, Brown Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmaktayım. Liseyi Elazığ Fen Lisesi’nde, üniversiteyi de Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okudum.  Mezun olduktan sonra kısa süreli bir klinik deneyimim oldu, sonrasında Amerika’ya taşındım ve biyolojik bilimlerdeki çalışmalarım böylece başladı. Önce Harvard Üniversitesi Endokrinoloji bölümünde araştırmacı olarak çalıştım, sonrasında da Brown Üniversitesi Patobiyoloji bölümünde doktoraya başladım ve bu yıl mezun oldum. Şu anda da aynı üniversitede doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmalarıma devam etmekteyim. Çalışma alanınızdan bahsedebilir misiniz? Bu alanı neden seçtiniz? Genel olarak kanser immünolojisi ve epigenetiği üzerine çalışmaktayım. Doktora sırasında akciğer kanserinin immunolojik regülasyonu üzerine çalışmıştım, şimdi de beyin tümörü kök hücrelerinin epigenetiği, heterojenitesi ve bunu hedef alan terapilerin düzenlenmesi üzerine çalışmaktayım. Bu alanda kendini geliştirmek isteyen kişilere önerileriniz nedir? Nereden, nasıl başlamalılar? Lisans eğitimim sırasında birkaç girişimim olsa da biyolojik bilimlerde tam anlamıyla araştırma yapmaya fakülteden mezun olduktan sonra başladım. Yani 24 yaşımda hekimlik mesleğimi geride bırakıp sıfırdan başladım ve kariyer yolumu tamamen değiştirdim. Geriye dönüp baktığımda diyorum ki keşke lisans yıllarımda, hatta ortaokul ve lise yıllarımda da araştırma yapma deneyimi kazanabilseymişim.  Neyse ki günümüzde bilgiye ve bilime ulaşmak çok daha kolay. Dünyanın bir ucundaki bir semineri canlı olarak dinleyebilir, bilim insanlarına merak ettiklerinizi rahatlıkla sorabilir, yurt içi ve yurt dışında staj ayarlayıp araştırma deneyimi kazanabilirsiniz. Ülkemizde de dünya standartlarında birçok araştırma laboratuvarı mevcut ve hem lisans hem de lisansüstü eğitimde birçok fırsat sunuyorlar. Hatta son yıllarda biyolojik bilimlerde, deneysel biyolojinin yanı sıra hesaplamalı biyoloji de büyük bir önem kazandı. Yani fiziksel olarak bir laboratuvarda deneyim kazanma imkanınız yoksa ve eğer hesaplamalı biyolojiye ilginiz varsa, biyolojik veri analizine dayalı araştırmalara da katılmak mümkün. Özetle, bu yolda ilerlemek isteyenlere önerim bilimi olabildiğince erken bir dönemde eğitimlerinin bir parçası haline getirmeleri. İlgi alanlarına göre araştırma olanaklarını araştırmak ve bunun bir parçası olmak çok verimli ve keyifli olacaktır. Bu alanda çalışırken yaşadığınız olumlu/olumsuz deneyimler neler? Nasıl üstesinden geldiniz? Bilim yapmanın en güzel tarafı bence her gün bir önceki güne göre bir adım daha ileride olmak. Her gün yeni bir şeyler öğrenmek, özgürce düşünmek ve kendi fikirlerini deneylerle test edebilmek. Bunu herhangi başka bir meslekte deneyimlemek pek mümkün değil.  Tabi ki olumsuz yönleri de var; her ne kadar esnek çalışma saatlerin olsa da çoğu zaman kendini 7/24  çalışıyormuş gibi hissediyorsun, sürekli düşünüyorsun ve yapman gereken işler hiç bitmiyor. Çünkü akademide beklentiler ve ‘başarı’ çıtası çok yüksek ve maalesef çoğu zaman salt yaptığın yayınlar ile ölçülen bir kavram. Bu da bilim insanlarını inanılmaz bir hırsla çalışmaya, motivasyonun zamanla azalmasına ve en sonunda fiziksel ve psikolojik bir ‘tükenmişlik’ durumuna itebiliyor.  Bu duruma düşmemek için kendi kendime hep soruyorum ‘Ben neden bu işi yapıyorum?’ diye. Benim temel motivasyonum topluma ve gelecek nesillere az da olsa faydalı olabilmek düşüncesi; sanırım ancak bu sayede motivasyonumu kaybetmeden hem kaliteli bilim yapmaya hem de insan yetiştirmeye odaklanabilirim.  Küçük bir deneyimin iyi bir sonuç vermesi, aklıma güzel bir fikrin gelmesi, yeni bir deney tekniği öğrenmek, çalışmalarımı başkalarıyla paylaşabilmek, öğrencilerimin projelerini başarıyla tamamlamaları… Hepsi benim için birer başarı ve başarılarımı, küçük de olsalar, ailemle veya arkadaşlarımla kutlamaya bayılıyorum; yani beni haftanın herhangi bir günü evde yada laboratuvarda kutlama yaparken bulabilirsiniz ?. İnanıyorum ki bu bakış açısıyla, yıllar sonra nerede ve hangi pozisyonda olursam olayım, mesleğimi keyif alarak yapıyor olacağım. Mesleğinizi icra ederken karşılaştığınız tepkileri/durumları toplumsal cinsiyet bağlamında nasıl aktarabilirsiniz? Sanırım mesleki kariyerimde toplumsal cinsiyet bağlamında beni üzen iki durum söz konusu. Bunlardan birincisi, STEM alanında kadınların yeteneklerinin ve emeklerinin yeterince değer görmemesi ve göz ardı edilmesi. Mesela, benzer  akademik CV ve pozisyonlardaki bir erkeği tanımlarken “dahi, yetenekli, analitik, lider, güçlü, özgüvenli” gibi sıfatlar çok cömertçe kullanılırken kadınlar için genellikle “çalışkan, merhametli, yardımsever, düzenli” gibi sıfatlar tercih ediliyor. Bu durum maalesef bilim dünyasında çok yaygın ve kadınların akademik kariyerlerinde bir sonraki basamağa geçişlerini inanılmaz derecede zorlaştırıyor. İkinci durum ise akademide kadınların, özellikle anne olduktan sonra, yeterli maddi ve manevi desteği görmemesi. Diğer mesleklerde olduğu gibi kadınlardan, eğitim ve mevkiinden bağımsız bir şekilde evini ve ailesini her şeyin önüne koyması bekleniyor. Benzer koşullardaki erkek akademisyenler kariyerlerinde lineer bir grafik izleyebiliyor ve bu normal karşılanıyor iken, kadınlar iş hayatı ve kariyerlerindeki sorumluluklarının yanında, toplumun beklentileriyle de baş etmek zorunda kalıyorlar. Hele bir de son zamanlarda yeni bir tür toplumsal baskı mevcut; kadınları insanüstü güçlere sahip bir canlı olduğuna ikna etme akımı. Kadın hem akademik işlerini hem de toplumun ona atfettiği sorumlulukları  mükemmel bir şekilde yerine getirebilmek için çok ama çok çalışmak zorunda kalıp, bir süre sonra tükenme noktasına geliyorlar. Yani kısacası kadınları STEM alanlarına davet ederken, toplumun kadına bakış açısında ve kurumların yapılarında radikal değişiklikler gerçekleşmeden ve eksiksiz destek mekanizmaları oluşturmadan, kadınların bu alanlarda söz sahibi olması durumunda eşitlik sağladığımızı söylemek gerçekçi ve sürdürülebilir bir yaklaşım değil. Bize düşen ise en azından kendi çevremizde bu farkındalığı oluşturmak ve çalıştığımız ortamlarda cinsiyet eşitsizliğini azaltmaya yönelik reformist adımların uygulanmasında öncü olmaktır. Sizin mesleğinizde çalışmak isteyen bir kız çocuğuna ne söylemek istersiniz? Şunu söyleyebilirim ki bilim yapmak tam bir kız işi! Hiçbir zaman ben bu işi yapamam, ben yeterince iyi değilim diye düşünme, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalış. Yeni şeyler öğrenmek ve denemek başta zor ve korkutucu gibi görünebilir. Ancak var olan yeteneklerini zorlanmadan geliştiremezsin; bu yüzden cesur ol ve denemekten korkma. Elinden geldiğince küçük-büyük tüm araştırma olanaklarını araştır, bilim yapan insanlara ulaşmaya ve onlardan öğrenmeye çalış, gerekirse yardım istemekten de asla çekinme. Bilim yapmak bir ekip işidir, beraber çalıştığın insanları özenle seçmeye çalış, sana ve senin hayallerine değer verdiklerinden emin ol ve sen de onlara aynı hassasiyeti göster. Ve her şeyden önemlisi, aileni ve arkadaşlarını ne olursa olsun ihmal etme, onların desteği sana her zaman lazım olacak. Umuyorum ki pırıl pırıl bir gelecek seni bekliyor. 🙂

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Toplumsal Standartlarımız: Güzelliğin Cinsiyeti

güzel: (sıfat) Göze ve kulağa hoş gelen, hayranlık uyandıran, çirkin karşıtı:       Güzel kız. Güzel çiçek. (isim) Güzel kız veya kadın TDK- Güncel Türkçe Sözlük   Güzellik olgusunun göreceli olduğu, dönemden döneme veya kişiden kişiye değiştiği sıklıkla söylenir. Bununla birlikte bu kavramın toplumsal hayattaki yeri üzerine düşünmek her ne kadar gerekli olsa da kavramın göreliliği bunu bireyler için zorlaştırmaktadır. Güzellik, iyi, hoş, ahlaklı, doğru düzgün yapılmış, estetik olarak tatmin edici, görgü kurallarına uyan pek çok şeyi işaret eden bir isimdir. Her ne kadar ilk bakışta “güzellik” kavramı ve güzel sıfatı estetik olarak tatmin edici, hoşa giden nesne ve kimseleri nitelemek için kullanılır diye düşünsek de güzellik kavramı toplumumuzda sanattan etiğe “iyi” olan her şeyle özdeşleşmiştir. Güzellik yalnızca belirli bir estetik durumu değil, kelimenin tam anlamıyla üstün olan tüm nitelikleri karşılayacak kadar anlamca genişlemiş ve güzel sıfatı soyut-somut birçok durumu niteler hale gelmiştir.     Güzellik Algısının Değişimi Umberto Eco Güzelliğin Tarihi eserinde Hesiodos’un Tanrılar tarafından benimsendiğini ifade ettiği ve daha sonraki Yunan ozanları tarafından sıklıkla tekrarlanan “Güzel olan sevilir, güzel olmayan sevilmez.” dizelerine yer verir. Burada asıl önemli olan nokta Antik dönemin estetik ve güzellik kuramından yoksunluğu çerçevesinde Antik Yunan halkının güzelliğe bakışını ifade etmesidir. Antik Çağ’da güzellik, “ılımlılık”, “uyum”, “simetri” gibi değerlerle bir tutulur. Eski Yunan’ın güzellik kavramını değerlendirme ölçütüne Delfoi Kahini’nin bir cevabını örnek gösterir Eco “En güzel, en adil olandır.”  Güzellik, antik çağa günümüz perspektifinden baktığımızda aslında kurgusal olarak karşımıza çıkan bir konsepttir. Yalnızca estetik olan değil, iyi, uyumlu, orantılı olandır. Güzelliğin kıstası filozoflara, sanatçılara ve şairlere göre iyi olanın standartları çerçevesinde belirlenir. Bu algı binlerce yıl boyunca değişmiş, antik çağdan, ortaçağa, rönesansa ve moderniteye kadar yeni standartlar çerçevesinde şekillenmiştir. Sanatın farklılaşması, modanın gelişimi ve kitle medyası ile medya elitlerinin halka inişi güzellik standartlarının değişmesinde rol sahibidir. Günümüze kadar çoğunlukla medya elitleri ve medya elitlerinin birçoğunun temsil ettiği Batı tipi güzellik algısı -ki bu güzellik biçimi çoğu zaman Batı sanatı ile ilintilidir- günümüzde sosyal medyanın da gelişimi ve üretici/ kullanıcı profilinin öne çıkmasıyla tek bir kaynaktan beslenir olma durumundan çıkmıştır.  Güzellik standartları tahmin edilebilir olmaktan uzak,  yalnızca sinema veya televizyonlarda karşımıza çıkan ya da bize sunulan biçimler olmaktan çıkmış sosyal medyanın bize sağladığı hız konsepti çerçevesinde çok süratli bir biçimde değişen ve yıkılıp yenilenebilen çok temsilli bir hale gelmiştir. Güzelliğin Bir Cinsiyeti Var Mıdır? “Erkeklerden daha çok kadınlarda somutlaşmaya ve erkekleri alabildiğince hoşnut etmeye yöneltilmiş bir parıltı” C.H. Agrippa Modern güzellik algımız çoğunlukla zarafeti ve kusursuzluğu bir araya getirir. Bu açıdan güzellik büyük ölçüde dişileştirilir. Böylece güzellik kadınları yükseltecek bir özellik olarak görülmeye başlar ve onun değerini arttıracak bir özellik halini alır. Kadının modern toplumdaki statüsü bu şekilde yükselmiş olur fakat bu yükseliş kadının yine de erkeğin astı olduğu, yüz yıllarca şeytanlaştırılan kadın için kötünün iyisi olabilecek bir yükseliştir. Sanat tarihine kısaca göz atarak yalnızca birkaç ünlü tabloyu göz önüne getirerek devam edelim erkekler çoğunlukla savaşta, güçlü, korku salan, yıkıcı bir biçimde tasvir edilir. Bunun yanında kadın, Venüs’ün bir yansımasıdır, ışıl ışıl ve güzeldir. Temsil ne kadar güzelse dişi birey o denli tanrısaldır gözümüzde. Bu noktada ışığın ve renklerin rollerinin de önemi artmıştır fakat sanatla birlikte, ikinci cins olmaktan çıkan kadın artık güzel cins haline gelmiş ve güzellik onunla daha doğrusu onun bedeniyle özdeşleşmiştir. Bu durum kadın ve erkek arasındaki rollerin keskin bir şekilde ayrılmasını desteklemiş ve modern toplumsal cinsiyet rollerini büyük ölçüde beslemiştir. Artık gücü temsil eden erkeğe ev dışında olma görevi düşerken güzelliğin temsili olan kadına ev içinde olmak ve büyük ölçüde erkeği memnun etmek rolü düşer. Kadın artık yalnızca güzelliğin temsili olarak kendine yer bulmaz, güzellik kadını bir sorumluluğu toplumun ondan bir beklentisi haline gelir. Toplumsal hayat içinde bu anlayış normalleşmiş, yalnızca bedenen karşılanması gereken bir sorumluluk olmaktan çıkmış ve kadınların hal, tavır ve davranışlarının da belirli kalıplara sokulmasıyla neticelenmiştir. Böylelikle kadın ve erkek rolleri arasındaki ayrım daha da kesinleşir ve kendini hayatın her alanında yeniden üretir. Yaklaşık 30 yıl önce Naomi Wolf  “The Beauty Myth” adlı kitabını yayınlamış ve güzellik standartlarının kadınları kontrol altında tutmanın bir yolu olduğu iddiasını tartışmıştır. Bu görüşü test etmek için yapılan bir araştırma, güzellik standartlarının cinsiyetçilik temelli olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle iş hayatında ayrımcılığın altındaki sebeplerden biri olan bu durum güzellik standartlarına uymayan kadınların ciddiye alınmaması gibi sonuçların doğduğunu da gözler önüne sermektedir. Bu standartların eşitliğin önünde bir engel oluşturduğunu savunur. Bu yazıyı okumayı bitirdikten sonra Google görsel aramalarda “güzel” ve “güzellik” kelimelerini aratabilirsiniz. Aynı kelimeleri İngilizce olarak da aratabilirsiniz. Sonuç değişmiyor, özellikle “güzellik” kavramı ile alakalı arama yaptığınızda karşılaşacağınız sonuçların neredeyse tamamı kadın oyuncular, modeller, kadın modellere ait stok görseller veya kozmetik ürünler… Kaynakça Eco, Umberto, Güzelliğin Tarihi, Doğan Egmont Yayıncılık Forbes, Elsesser Kim, The Link Between Beauty And The Gender Gap Vigarello, Georges, Güzelliği Tarihi

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Kanlı Bir Tabu: Regl

Regl deneyimi cinsiyetlerden bağımsız olarak ele alınmalıdır. Bunun nedeni; her kadının regl deneyimlememesi aynı zamanda regli deneyimleyen her bireyin de kadın olmamasıdır. Fakat reglin dünya ve Türkiye genelinde daha çok kadınlar tarafından deneyimlenmesi ve kadınların regl deneyimlerine dair daha fazla bilgi ve veri olması sebebiyle bu yazı, kadınlar ve regl bağlamında ele alınmıştır. Regl Nedir? Regl, adet gibi isimleriyle bilinen menstrüasyon döngüsü; vücutta belli periyotlarla tekrarlanan, sağlıklı, normal bir biyolojik döngüdür. Döllenme olmaması durumunda rahme tutunması gereken bir embriyo olmadığı için rahim iç katmanının, döllenme olduğu fakat embriyonun hasta ya da ölü olduğu durumlarda da embriyoyla birlikte iç katmanın vücuttan atılması ile gerçekleşen kanama halidir. Regl, birçok toplumda görünür ve konuşulur bir konu olmaması sebebiyle tabu olarak var olmaktadır. Bu durum regl hakkında bilgi eksiklerine, olumsuz anlamlara yol açmaktadır. Reglin kamusal ve özel alanda görünürlük elde edemeyişi kadınları ekonomik, psikolojik, fizyolojik ve üreme sağlığı temelli olmak üzere birçok konuda dezavantajlı kılabilmektedir. Toplumsal olarak üretilen ve sürdürülen ‘‘regl tabusu’’ eğitimden sağlığa, iş hayatından cinsel hayata, kamusal alandan özel alana çeşitli mitlerle, inanışlarla, regle ve regl kanına yönelik yanlış/yönlendirmeli bilgi, tutum ve davranışlarla kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam etmektedir. Regle atfedilen ‘‘kirlilik, hastalık’’ gibi tanımların yanı sıra; regl dönemi veya regl kanı söz konusu olduğunda kullanılan bazı ifadeler bu doğal döngünün görünür ve konuşulabilir olmasının önünde engel teşkil etmektedir. Menstrüasyon döngüsünü ifade etmek için kullanılan ifadelerden bazıları ‘‘gelinciklenmek, kızıl ordu kurmak, halası gelmek, özel/hassas/duygusal gününde olmak, rahatsızlanmak’’ gibi regl ile ilişiği olmayan ifadelerdir. Ter, tükürük, idrar gibi bedensel sıvıların aksine regl kanının tabulaştırılması ise ataerkil sistemlerin kadın bedeni üzerindeki tahakkümünün bir göstergesidir. Reklamlarda, ürün ambalajlarında, geleneksel ve sosyal medyada kullanılan ‘’sıvı, akıntı ve sızıntı’’ regl kanını aktarmak için kullanılan başlıca sözcüklerdir. Bu doğal döngüyü ifade etmek için regl, adet, menstrüasyon kelimeleriyle durumu açıkça tanımlamak yerine bu gibi ifadelere başvurmak kadın bedeni ve deneyimi üzerindeki kısıtlayıcılıkla ilişkilendirilebilir. Çünkü bu durum, görünürlüğün önünde engel oluşturmakla birlikte regli utanılması, gizlenmesi, konuşulmaması gereken bir durummuş gibi yansıtır. King’in de belirttiği gibi bu ideoloji kadın bedeninin özgürlüğünü kısıtlamakla kalmayıp onun üzerinde oluşturulan baskının pekiştirilmesine de aracılık etmektedir. Regli olduğu gibi tanımlayamamak, regli gizlemek, regl kanından ve regl olmaktan utanmak, regl ile ilgili konuları dile getirememek gibi kültürel engeller; ped, tampon, menstrüel kap gibi ürünlerin yüksek vergilendirme ve zamlara tabii tutulması, ürünlerden bazılarının birçok yerde satılmaması gibi fiziksel engeller menstrüel dönemlerindeki kadınların ve onların regl deneyimlerinin ötekileştirilmesine aracılık eder. Regle, regl olan kadına yönelik farklı kültür ve toplumlarda sahip olunan çeşitli bilgi, tutum ve inanışların çoğunun sosyal, fiziksel ve kültürel kısıtlamalar olduğu görülmektedir. Bu konuyla ilgili sosyoloji ve antropoloji alanlarında yapılan çalışmalarda regl olan kadının saçını boyatamayacağı, yaptığı yemeğin yenmeyeceği, süt ürünleri, turşu, hamur gibi mayalanacak besinleri üretmek veya dokunmak isterse bozacağı gibi gündelik pratiklerle ilgili tabulara rastlanılmıştır. Ayrıca yeni doğan bebeği ziyarete gittiğinde bebeğin ömrünün kısa olacağı, ev, tarla, bahçe gibi alanlarda bulunmasının bereket kaçıracağı, regl olan kadınla cinsel ilişkiye giren erkeklerin lanetleneceği yönünde çeşitli akıl almaz mitler de bulunmaktadır. Yine yapılan araştırmalar sonucunda görülmektedir ki; ataerkil ideoloji nedeniyle toplumlarda kadın bedeni ve özellikle de regl olan kadın bedeni üzerinde varlığını sürdüren bu tabu, efsane ve tutumlar kadınlar tarafından da içselleştirilmektedir. Kadın, bedeni ve regl deneyimi üzerindeki baskı ile tahakkümü içselleştirilmesinin bir sonucu olarak iş yaşamından gündelik yaşamına kadar çeşitli alanlarda kendisini bazı pratiklerinden uzaklaştırabilmektedir. Regl olan kadınların bu dönemlerinde uzak durduğu pratiklerin başında cinsel ilişkiden kaçınmak, saç kestirmemek ve boyatmamak, duş almamak/banyo yapmamak, ağda/epilasyon yapmamak gibi pratikler olduğu saptanmıştır. Regle ilişkin bu tutumlar, efsaneler, inanışlar ve eksik/yanlış bilgiler yukarıda da ifade edildiği üzere kadın bedeninin özgürlüğü önünde engeldir. Görünür ve konuşulabilir bir konu olmadığı toplumlarda regl; tabu olarak varlığını koruyup pekiştirmeye, bu nedenle de regl olan bireyler için ekonomik, psikolojik, kültürel, fizyolojik olarak dezavantajlı konumlar yaratmaya devam edecektir. Kadının, kadına ait olan olgu ve durumların değersizleştirilmesi, tabulaştırılması ve kendi içerisine hapsedilmesinden nasibini alan konulardan biri olarak regl; özellikle kadınlar tarafından görünür kılınması, hak talep edilmesi gereken bir konudur. Simone de Beauvoir’ın da ifade ettiği gibi kadınlar; kendi bedenlerinin, öz benliklerinin farkına vardıklarında tarihi değiştirebilecek özneler olduklarını kavrayacaklardır. Bunun sağlanması için kadınlar her konuda olduğu gibi regl konusunda da direnmeli, konuşmalı ve mücadele etmelilerdir. Bu sayede regle, regl kanına ve regl olan kadına ilişkin yaratılan tabular, etiketler, ötekileştirme ve kısıtlamalar ortadan kalkabilecektir.        Kaynakça Beauvoir, S.D. (2020) İkinci Cinsiyet, (Çev: G. A. Savran) İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları King, S. (2020). Premenstrual Syndrome (PMS) and the Myth of the Irrational Female. The Palgrave Handbook of Critical Menstruation Studies, (s.287-302.) Palgrave Macmillan, Singapore Thiebaut, E. (2018). Bu Benim Kanım. (Çev: S. Aytuğ) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Scroll to Top